Limak Elektrik
11 Aralık 2017 Pazartesi

Mazeret yok!

Hemen söyleyeyim,
Biraz uzun bir sohbet olacak, sabrınızı zorlayacağım fakat konun ehemmiyetine binaen sonuna kadar gitmenizi bilhassa istiyorum. Onun için peşin peşin "mazeret yok" dedim. Hz. Ali'nin, "mazeret insanın kendisine söylediği en büyük yalandır" sözünü de hatırlatıp bütün çıkışları kapatmış olayım...

Efendim,
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, Ak Parti'ye dönmesi ve genel başkanlık koltuğuna yeniden oturmasıyla yeni bir dönem de başlamış oldu. Erdoğan, direksiyonda tek başına oturuyor artık. Dolayısıyla mazeret yok...

Tamam,
Bir şiir okuduğu için hapse atılmasıyla başlayan, vesayetin her türlüsüyle karşılaşan ve hain darbe girişimine maruz kalan ağır bir mağduriyete muhatap oldu/k. Lakin Allah'ın izniyle hepsinin üstesinden gelmeyi bildi. Ancak bütün bu zorlu süreçlerde Erdoğan ne istediyse millet onu verdi. En nihayetinde, sistem değişikliğinde de yeter miktarda "evet" alan Erdoğan adeta imkansızı başararak inandığını gerçekleştirmiş oldu. Artık tamamen kendi karakteriyle şekillenecek yeni dönemde yetki de mesuliyet de kendisine ait olacaktır. Dolayısıyla mazeret yok...

Nitekim,
Erdoğan'ın, partisinin önüne koyduğu hedefler ve çeşitli platformlarda altını çizerek söylediği sözler bu yakıcı durumun fazlasıyla farkında olduğunu açıkça gösteriyor.

Ne var ki;
Sadece farkında olmanın yetmeyeceğini de söylemem gerekiyor. Zira o farkında oluşun arka planını kurgulayacak derinlikli bir perspektif ve içini dolduracak çılgın bir vizyonun yeni icraatlarla vücut bulması tek kelimeyle ölümcül bir ihtiyaç artık...

Tam da burada,
Bu vizyonla örtüştürülmeyen bir algıyı hatırlatmak isterim. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Ak Parti'nin başına geçmesiyle yepyeni bir Ak Parti'nin doğacağı inancı/beklentisi oluştu. Fakat MKYK ve MYK'nın açıklanmasıyla birlikte parti tabanı başta olmak üzere Erdoğan'ın dönüşüne dikkat kesilmiş birçok kesimde sarsıcı bir hayal kırıklığı yaşandı. Mesela, Erdoğan'ın, teşkilatlarda oluşan "metal yorgunluğu"na vurguyla "değişimi" işaret ederken teşkilat başkanını değiştirmemesi gerçek manada bir değişime olan inancı zedeledi. Halbuki, oraya farklı bir isim konulsaydı değişime dair en azından psikolojik bir algı oluşabilirdi. MKYK ve MYK'daki memnuniyetsizlik kabine değişimine dair ümitsizliği de tetiklemiş oldu.  Ancak her şeye rağmen tek yetki ve bütün mesuliyet Erdoğan'da olduğuna göre bu kurullar parti için de, seçmen için de çok önemli ve öncelikli olmaması gerektiği kanaatindeyim. Dolayısıyla mazeret yok...

Bu kısa hatırlatmadan sonra,
Çözüm bekleyen temel meselelere dönelim. Öyle ki; milletten her istediğini almış Erdoğan'ın önünde, dış politikadan ekonomiye, FETÖ ve PKK başta olmak üzere terörle mücadeleden işsizliğe, AB'yi derin bir krize sokmasına rağmen bizim misafir ettiğimiz milyonlarca göçmenden, kendi vatandaşlarımızın ülke içindeki göç hareketlerine ve uyum yasalarına kadar oldukça kabarık bir dosya duruyor. Üstelik bütün bu dosyaların çok acelesi var ve artık hiç bir mazeret de yok.

Dahası,
Bütün bu dosyaların çözümü/çözümsüzlüğü 2019'un sonucuna etki edecek çok önemli kilometre taşları olarak hem ülke hem de Erdoğan için daha büyük bir anlam kazanmış durumda. Bu anlamdan mütevellit olsa ki; Erdoğan, partililerle hemen her buluşmasında, "işimiz artık daha zor" diyerek zor(luğ)un herkesçe idrak edilmesini istiyor.           

Gelin, bu zor süreçte,
Mazeretsiz çözüm bekleyen dosyaları aklımızın elverdiği ölçüde açalım, başlıklar halinde ve biraz daha derinlemesine incelemeye çalışalım.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın,
Referandumdan hemen sonra birçok ülkeye ardı ardına yaptığı ziyaretlerden de anlaşılacağı gibi sorun dosyalarının en üzerinde dış politika duruyor. Lafı eğip bükmeye hiç gerek yok. AB, ABD ve Rusya ile ilişkilerimiz verimli ve güven ekseninde gitmediği ortada. Ancak Türkiye'nin, bölgedeki stratejik konumu itibariyle maceradan uzak, ayakları yere daha sağlam basan bir dış politika yürütmesi gerektiği de bir gerçek. Tamam, Avrupa Birliği Türkiye için tek seçenek değil ancak halihazırda yerine koyabileceğimiz bir alternatif bulabilmiş veya kendimiz üretebilmiş değiliz ne yazık ki... Hal buyken ilişkileri derinden sarsacak günübirlik çıkışlar yapmak ve dahi gereğini de yapamamak zamanla hem dünya kamuoyunda hem de ülke kamuoyunda sorguya neden olur ki; zedelenen güvenle kaybedilecek birkaç puan 2019'da telafisi imkansız bir sonuca sebebiyet verebilir...

İkinci ve en kabarık dosya ise ekonomi...
Kuşkusuz dış politikadaki bu kırılgan zemin içeride en çok ekonomiyi etkiliyor. Ekonomi bilgi kaynaklarım beni yanıltmıyorsa eğer son bir yılda 11 milyar dolar ihracat, 11 milyar dolar turizm, 10 milyar dolar dış müteahhitlik ve 5 milyar dolar da portföy yatırımı olmak üzere tamı tamına 35 milyar dolar döviz girdisinden mahrum olmuşuz. Eksilen döviz girdisi haliyle Merkez Bankası döviz rezervlerinin de azalmasına, dolayısıyla piyasaya karşı elinin zayıflamasına neden oluyor. Buna sebep doların dünyadaki düşüşü Türkiye'de yeteri kadar hissedilmiyor. Öyleyse hiç vakit kaybetmeden Türkiye eksilen döviz gelirlerini fazlasıyla yerine koymanın planını yapmalı, üretimi destekleyen stratejileri öne almalı ve işsizliği azaltmalıdır.

Ve tabii ki;
Nitelikli toplumun olmazsa olmazının eğitim olduğu herkesçe malum. Bu konuda Ak Parti iktidarlarının fiziksel iyileştirmeler başta olmak üzere önemli adımlar attığı da yadsınamaz bir gerçek. Ancak arzu edilen nitelikli eğitime ne yazık ki, geçilememiştir. Hatta bütün iyi niyetli, özverili çalışmalara rağmen Ak Parti'nin en zayıf kaldığı noktanın burası olduğunu bile söyleyebiliriz. Bu manada en başta güçlü bir öğretmen yetiştirme stratejimizin olmadığını hatırlatmak isterim. Öte yandan çocuklarımızı daha vatansever, daha ahlaklı, daha inançlı, daha bilimsel yeterliliğe erişmiş, daha insan hakları farkındalığına sahip gençler olarak yetiştirebilecek bir sistemi henüz kurabilmiş değiliz. Öylesine sarsıcı yeteneklere sahip gençlerimiz var fakat yetenek belirleme ve yönlendirme yapılamıyor. Çok önemli olmasına rağmen meslek liselerinde nitelik artışı ve sanayi bağı kurulamıyor. Oysa bugünden tezi yok Bilim ve Teknoloji Liseleri kurmalı, güçlendirmeliyiz. Temel beceriler, özgüven, yabancı dil hakimiyeti, takım çalışması, çatışma çözümü, proje planlama, koordinasyon ve zaman yönetimi gibi çok önemli konuları gençlere bihakkın verebilecek gerçekçi bir eğitim altyapısını kurmamız lazım.

Üniversitelerimizi ise yeniden ve özellikle ele almamız gerekiyor. Üniversitelerimizde, insan kaynakları, yatırımlar, finans ve idari işlemler yetkin bir genel koordinatör; moda tabirle bir CEO tarafından yönetilmelidir. Rektörler ise sadece bilimsel gelişimi yönetmeli ve kendilerinden dünya ölçeğinde rekabetçi bir süreç yönetimi istenmelidir. Tek kelimeyle üniversitelerimiz uzmanlaşmalı ve tersine beyin göçü sağlanmalıdır.

Şurası bir gerçek ki; 
Ak Parti, gençlerle arasını istenilen düzeyde sıcak tutamadı. Üstelik, gençlerin önüne rol model olarak koyabileceği delikanlı bir lideri olduğu halde bunu yapamadı. Öyleyse, Ak Parti'nin gençlik politikalarını oluşturan stratejistlerin başarılı olamadıklarını altını çizerek belirtmiş olalım. Şunu da özellikle hatırlatmak isterim. Gençler arasında "torpille işe yerleştirme" algısı ölümcül derecede yayın. Ak Parti'ye yakınlaşan veya uzaklaşan gençlerin kahir ekseriyetinin ana kaygısı bu. Genel merkezde veya taşrada bu algının oluşmasına sebep her kim var ise bilmeli ki; hayatı, siyasi duruşu, mücadele azmi ile gençlik için bir fenomen olan Recep Tayyip Erdoğan'ı ve Erdoğan'ın taşıdığı hizmet sevdasını adeta kör düğüm ediyor, kökünden dinamitliyor.  Madem ki; Erdoğan'ın iki sözünden birisi "gençler" ve madem ki; gençlik geleceğimizdir, o halde gençleri kültür/sanat, sosyal güvenlik, kariyer planları, uyuşturucu, yurt dışı eğitim, genç işsizlik ve benzeri başlıklarında doğru yönlendirmeli, kendilerine olumlu örnekler göstermeli, dahası yeryüzüne yeniden yeni bir medeniyet soluklayacak donanımda yetişmelerini sağlayabilmeliyiz. Bunu başarmak için asla hiçbir mazeretimiz olmamalı... 

Elbette ki;

Böyle bir gençlikten müteşekkil nitelikli toplumun en vazgeçilmez genel geçer değeri ise adalet olsa gerek. Şu halde, mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olması inancına dair toplumda en ufak bir tereddüt oluşmaması lazım gelir. Bunun için ise   iktidar mensuplarının veya yakınlarının hukuk dışı işlemlerinde mahkemelerin tereddütsüz işlem yapmaları ve kamu vicdanında makes bulacak kararları vermeleri gerekir.

Bu genel ilkenin devamında parantez içi olarak şunu da eklemekte yarar görüyorum. FETÖ ile mücadelede kafa karışıklıklarının giderilmesi ve sürecin sulandırılmaması için toplumda, "zengin FETÖ'cü ile Fakir FETÖ'cüye farklı muamele yapılıyor" algısının oluşmaması gerekmektedir. Özellikle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin sağlam temeller üzerinde yükselmesi ve başarılı olması için yargının güven vermesi, öngörülebilir olması, ideoloji ve inanç dikte etmeyen bir yapıda gelişmesi gerekir. 

Bir diğer can alıcı başlığımız ise, ehliyet / liyakattir. 
Ak Parti'nin, daha doğrusu Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, bu konuda kapsayıcı bir Kamu Personel Reformu yapması artık farz-ı ayin hükmündedir. Bugün, birçok belediye, belediyelere bağlı kurumlarda, yetkilinin eşinden, oğlundan gelininden, damadından, kardeşine, ortağından akrabasına kadar birçok kişi üstelik liyakati/ehliyeti de yeterli olmadığı halde siyasi yakınlık gerekçesiyle önemli görevlere getirilmesi ibretle izlenmektedir. Hele ki; bu kişilerin bazılarının birçok yolsuzluk olaylarının da aktörü olması daha da üzücüdür. Şu net olarak bilinmeli ve benimsenmelidir. Hiçbir siyaset ehliyetsiz insanların yöneticiliğinden toplumsal bir fayda üretemez. Hemen belirteyim, bu liyakatsizlik sadece kamu yönetiminde değil, Erdoğan'ın "metal yorgunu" olarak tarif ettiği Ak Parti kadrolarında da mevcut olduğundan siyasi alanda da toptan yeni bir başlangıca fazlasıyla ihtiyaç vardır.

Hazır konuyu 
Ak Parti kadrolarından açmışken, "teşkilatlar" diye bir başlık açıp bu konuda da birkaç hususu hatırlatalım. En başta ve en fazla Bursa olmak üzere birçok teşkilatın kamuoyunda tanınırlığı, etkisi ve saygınlığı neredeyse yok derecesinde. Bakın daha önce, "BARİ İSTİFA ETSEYDİN" başlığıyla kaleme aldığım bir olay var. Yıldırım Belediye Başkanının aylar öncesinden hazırlığa başladığı "3. yıl değerlendirme toplantısı"nın yapılacağı gün ve saatte İl Başkanı da toplantı düzenlemişti. Herkesin yadırgadığı, ayıpladığı bu akıl almaz olay belediye-teşkilat ilişkilerine ibretlik bir örnek olması bakımından çok manidardır. Bir diğer husus ise teşkilatların üzerine çullanmış ve partiye istikamet çizen STK'lardır. İddiası "birlik" olduğu halde ayrımcılığı körükleyen ve dahası halkta hiçbir karşılığı olmayan bu kurumların hegemonyasından teşkilatlar kurtarılmalıdır. Öte yandan ahbap çavuş ilişkilerinin etkisi ve son gün kararlarıyla şekillenen siyasi makamlar yetişmiş, değerli insanların da kaybına sebep oluyor. Genel Merkez'in bu konuda iyi bir strateji geliştirmesi, siyasetten beklentileri kurallara bağlaması gerekiyor. Yani, her teşkilat mensubu neyi yaparsa ne olabileceğini öngörebilmeli. Bu manada etkili bir teşkilat amaçlanmalıdır. Bugüne kadar, Recep Tayyip Erdoğan'ın samimiyetiyle halka dokunabilen Ak Parti, elindeki bu sermayeyi Erdoğan'la sınırlamayıp, "şeffaflık ve hesap verebilirlik" gibi ana bir başlıkla kurumsallaştırmalı... Kent, inşaat imar rantları, liyakatsiz kadrolar, hatalı yatırım kararları, belediye başkanlarının vizyon eksikliği, önemli başlıkların Ankara’dan izlenmesi, çevre yatırımları, yaşanabilirlik endeksi, ulaşılabilirlik endeksi, iklim değişikliği endeksi, kentsel dönüşüm endeksi, toplumda rahatsızlık yaratan yolsuzluk örnekleri, meclis üyeleri için asgari uzmanlık ve tecrübe şartı aranması, partinin teşkilat ve belediye başkanlarından düzenli mal bildirimi alması gibi değerli hasletler Ak Parti'nin kurumsallaşmış rutini haline gelmelidir. 

Bu denli kapsayıcı teşkilat yapısından sonra bir de kurumların kapsayıcılığına bakmak gerekir. Yargıdan sağlığa, yatırım ve istihdam kuruluşlarından, finansal ve bilimsel kuruluşlara kadar kamu kurumlarının tüm işlemlerinde muhataplarına eşit muamele yapmaları, kimseyi ötekileştirmemeleri gerekmektedir. Hiçbir gerçek ya da tüzel kişi nezdinde kendisine kurumlar tarafından ayrımcılık yapılmadığı algısı tam manasıyla oluşmalıdır. Kurumların dününe ve bugününe bakarsak Ak Parti'nin bu konuda epey mesafe kat ettiğini memnuniyetle söylemek mümkün, ancak yeterli olmadığı da açıktır. Yeni dönemin ruhunu da şekillendirmesi bakımından Ak Parti, bu konudaki eylem planını toplumu memnun edecek şekilde açıklamalı, vakit kaybetmeden uygulamalı ve bunu da ciddiyetle denetlemelidir.

Son olarak, 
Cumhurbaşkanlığı Sistemi'nin adeta ruhunu oluşturan, sistemin istikrar ve güveninin teminatı sayılan "Uyum Yasaları"na dair bir iki konunun gerekliliğine vurgu yapıp bu uzun sohbeti noktalamak istiyorum. Ak Parti'den, seçim barajı, daraltılmış seçim bölgeleri, parti içi demokrasi ve seçim finansmanı gibi konularında tatminkâr adımlar atması büyük bir beklentiye dönüşmüştür. Esasında bunlar ve daha fazlası Ak Parti'nin programında olmasına rağmen bugüne kadar yapılamamış olması bir eksikliktir. Yeni sistemin tam anlamıyla uygulamaya geçeceği 2019'a doğru yol alınırken Ak Parti'nin bu konularda adeta bir samimiyet testine tabi tutulacağı aşikardır.  Hani, yapılacak bir ağırdan alma birçok demokrat çizgideki mensubunun kırılmasına hatta kaybedilmesine sebep olabilir ki; böyle bir durum 2019'daki büyük zafere zarar verebilir.  

Nitekim, uzun uzadıya anlatmaya çalıştığım bu mazeretsiz çözüm bekleyen sorunlara çare bulabilmenin yolu kimsenin kendisini "öteki" görmeyeceği yeni bir zemin üretmeyi zorunlu kılıyor. Bu ise her şeyi Erdoğan'ın sırtına yükleyerek yan gelip yatmakla olmaz. Ülkesini seven, partisini seven, Recep Tayyip Erdoğan'ı seven herkesin taşın altına elini koyması gerekiyor. Ve tabi ki; taşın altına elini koyacak, yük olmayacak, yük alacak liyakatte kişilerin, kadroların da işin başına getirilmesi gerekiyor. Bu sorumluluğun ise artık Erdoğan da olduğunu söylemeliyim. 

Pek tabii;
Bütün bunların, söylendiği, yazıldığı kadar kolay olmayacağını da biliyorum. Zor elbette! Fakat zor şartların dahi yarattığını da unutmamak lazım. Erdoğan, bu ülkenin en zor günlerinden bugüne bir taraftan acı çekerek diğer taraftan ümit ederek gelmedi mi? Kuşkusuz bugünden yarına da büyük engelleri aşıp, büyük ümitler aşılayarak gitmesini bilecektir. Bunun için Erdoğan, Erdoğan'dan çok Erdoğancıların daralttığı alanları aşıp, tıpkı geçmişte olduğu gibi kendisini daha geniş kitlelerle buluşturmalı, bu yolda, yoluna taş koyanlardan kendisini kurtarmalıdır. Evet, daha önce de söylediğim gibi iki tür Reisçi var. Birincisi, Reis'i ülke için, ümmet için şans olarak gören görünmeyen kalabalıklar. İkincisi Reis'i kendisi için şansa çeviren uyanıklar. Erdoğan'ın, hem birinci Reisçilerin güvenini sarsmamak hem de kendisi sarsılmamak adına ikinci Reisçilerden kurtulmasını dilerim. Allah yar ve yardımcısı olsun... 

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR