Cumhurun başı ile dün gece beraberdik!

Bir önceki makalemde “asırlık bir feryad”dan bahsetmiş ve bir asır sonra muhatabının çıktığını söylemiştim.Nihayet dün gece, “âlem-i menam”da, “o âli muhatap” tarafından davet edildim.  Hususi bir mekânda aramızda memleket meseleleri (çözüm meselesi) ile ilgili uzunca bir “hasb-i hal” geçti.

Bana hitaben; seni ….şehri temsilen çağırdım. Yüz yüze içinde bulunduğumuz başta ülkemiz olmak üzere “âlem-i İslam”ın durumu hakkında düşünce ve fikirlerini dinlemek isterim. Hem gördüğün gibi;hiç bir vilayeti dışarıda bırakmadantümünün düşünce ve fikirlerini dinliyorum ve sonuca ulaşıncaya kadar bu tarz-ı meşvereti sürdüreceğim, dedi. Ayrıca seninle daha önce de görüşmüştüm, bana senin vasıtanla iletilen “o yüce vazifeyi” müdrikim ve şimdi, işte, uygulama makamındayım.

Ayrıca şunu da ilave edeyim - ki; “Üstadın Said Halim Paşa’ya (Sadrazam) yazdığı ‘açık mektup’taki uyarı ve ikazlar, beynimde her daim zonklayıp durmaktadır; müşarün-ileyh, Said Paşa’ya hitaben şöyle diyordu; Alem-i İslam’ın asli hüviyetini bu kadar veciz şekilde kitaplaştıran fikirlerinizi Makam-ı Sadaret-i Uzma (En Yüksek Devlet Makamı, Başbakanlık) gibi devlet kudretinin zirvesinde iken neden tatbik etmediniz? Harekete geçmek için bundan daha müsaid bir imkân mı beklediniz?” Sizi harekete geçirmekten men eden nedenler ne olursa olsun, sadece birer endişe ve varsayımdan ibarettir. Mağlubiyetiniz ve muvafakkiyetsizliğiniz için sadece birer mazeret teşkil ederler.

“İşte bu teklif-i beyn(ileri sürülen evhamlar, korkular) endişelerimizdir ki, İslam âlemini içinde bulunduğu keşmekeşten halas edip hal-i aslisine irca (döndürmek) edecek fikre sahip olanlar bile, iktidar mevkiinde oldukları zamanlarda ‘dürüg-i maslahatımız’(işi oluruna bırakmak, önemli problemlerin çözümünü zamana bırakmak…vb) siyaseti takip ederler. Ve kalplerimizde hasret olan ümitler bulundukları yerlerde kalmaya mahkûm olurlar. Bizler de her şeyi tarihin hükmüne emanet etmekle kendi kendimizi teselli ederiz,” diyen büyük üstadın bu sözü kulaklarımda hala çınlamaktadır. Allah’ın izniyle, bu sefer işi tarihe havale etmeyip, tarihi biz yazacağız ve zamanı geldiğine de kaniyim. Zira bundan daha yüksek bir mevki (Cumhurbaşkanlığı)olmadığı gibi, çözüm için de muhteşem bir zemin müheyya olmuştur. Zira ‘vakt-i merhun’ denilen zamanın, bu, olduğuna inanıyorum.

 Aramızda uzunca bir sohbet geçti, mahrem olanları kendimde tutmak kaydıyla, kendisine “O feryad”ın sahibinin “Şam Hutbesi”niibraz ettim. Altı kelimeden ibaret olan o hutbeyi beraber müzakere ettik. Bilhassa “altıncı kelime”nin acilen uygulama safhasının geldiği üzerinde mutabakata vardık. Ve karşılıklı musafaha ettikten sonra, büyük bir mesruriyet içinde vedalaşarak ayrıldım. Baktım ki, gözlerinin içi gülüyor.

Ve dikkat ettim;“altıncı kelime”yi, renkli bir kalemle çizmişti.

Şimdi o Kısmı aşağıya alıyor ve bazı sözcüklerin lügat anlamını yanına yazarak veriyorum. Dediğim gibi, sakın yanlış anlaşılmasın, bu, benim ile O zat-ı muhterem arasında geçmiş, mahrem bir husustur, polemiğe alet edilmesini de istemem, sadece müşahedatımı dile getirdim:

ALTINCI KELİME: Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedekisaadetlerinin anahtarı, meşveret-i şer’iyedir. Ve emruhum şura, beynehumâyet-i kerimesi, şûrâesas olarak emrediyor.

Evet, nasıl ki, nev-i beşerdeki telâhuk-u efkâr (fikirlerin birbirine eklenmesi) unvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyatı(ilerleme) ve fünunun(fen, sanat ve teknolojik bilimler) esası olduğu gibi, en büyük kıt’a olan Asya’nın en geri kalmasının bir sebebi, o şûrâ-yıhakikiyeyi yapmamasıdır.

Asya kıt’asının ve istikbalinin keşşafı ve miftahı (anahtar)şûrâdır. Yani, nasıl fertler birbiriyle meşveret eder; taifeler, kıt’alar dahi o şûrâyı yapmaları lâzımdır ki, üç yüz, belki dört yüz milyon ( şimdi bir buçuk milyar) İslâmın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdatların (baskı) kayıtlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak, meşveret-i şer’iyeile şehamet(kahramanlık) ve şefkat-i imaniyeden tevellüd(doğan)  edenhürriyet-i şer’iyedir ki, o hürriyet-işer’iye, âdâb-ı şer'iye (İslam’ın adab ve güzellikleri)  ile süslenip garp medeniyet-i sefihanesindeki(sefih Batı Medeniyeti) seyyiatı (pislik ve kötülükler) atmaktır.

İmandan gelen hürriyet-i şer’iye iki esası emreder:

“En la yuzellil”, “Velayetezellel”
……….
Yani:  İman bunu iktiza ediyor ki; tahakküm ve istibdat ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek ve zalimlere tezellül etmemek...  Allah’a hakikî abd olan, başkalaraabd olamaz.

Birbirinizi, Allah’tan başka kendinize Rab yapmayınız!... Yani, Allah’ı tanımayan, herşeye, herkese nispetine göre bir rububiyet tevehhüm eder, başına musallat eder. Evet, hürriyet-i şer’iye; Cenâb-ı Hakkın Rahmân, Rahîm tecellîsiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hassasıdır.”

…..
Yaşasın sıdk! Ölsün yeis! Muhabbet devam etsin! Şûrâ kuvvet bulsun! Bütün levm ve itâb ve nefret, hevâ hevese tâbi olanlara olsun. Selâm ve selâmet, hüdâya tâbi olanlar üstüne olsun. Âmin.

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR