Limak Elektrik

Eevet, artık geleceğe daha ümitle bakıyoruz

Bu ülkenin mazisinde, en önemli hususiyetlerinin başında, birçok farklı din ve millet mensubunu bünyesine alarak onlardan faziletli bir toplum oluşturması gelir. Medreselerden, Ahi Teşkilatlarından ve diğer sivil eğitim ve terbiye kurumlarından yetişen ehli ilim ve ehli fazilet kişiler, Osmanlı toplumunu inşâ eden mânevî mimarlardır ki, bu insanlar, Kur’ân ve ‘hadislerden’ aldıkları dersi, İslâm güneşinin parıltılarını gönüllere ve beyinlere ulaştırmışlardır. Eğitime Tevhid anlayışıyla yaklaşılmış ve bilim adamlarına; "Allahu Teâlâ`nın mahlûklarını inceleyen fen adamları, O`nun büyüklüğünü herkesten iyi anlarlar," (Fahreddin-i Razî)  çerçevesi içinde en saygıdeğer mevki ve makam verilmiştir. 

İslam uleması önce; akılları ve beyinleri, ortaçağ “Roma ve Bizans” hurafelerinden arındırarak; kalpleri, gönülleri ve vicdanları  “Kur’an ve Peygamber ahlakı” ile donatarak insanlık âlemine büyük hizmetler sağlamıştır. Akıl ve vicdanlara vurulan ve insanoğlunu melekiyet makamından hayvanlık derekesine indiren “Kilise Prangalarını” ezeli mürşit Kur’an-ı Kerim ile yok eden Müslüman bilim adamları, çağın önünü açan  “Rönesans ve Reform” hareketlerini insanlık âlemine hediye etmiştir. Ecnebi bilim adamı La Libre’nin ifadesinde; “eğer Batı âleminden Müslümanları çekerseniz Batı zifiri karanlıkta kalır” sözü  iddiamızı teyit etmektedir. 

İnsanlık âlemine “iki cihan güneşi”ni hediye eden Müslümanlar; maalesef zamanla kendi içlerinde gittikçe hakikatten uzaklaşmış, gösteriş, şaşaa ve debdebeye kapılmış, gittikçe Batı ile arası açılmış, ilim ve irfandan uzaklaşmanın karşılığı olarak sefalet ve cehalet tokadını yiyerek, perişan bir yaşama düçar olmuşlardır. 

Batıya, fen ilimleri ile din ilimlerinin birlikte bir uyum oluşturduğunu ve birbirlerini tamamlayan bir bütünün cüz’ü olduğunu gösteren Müslümanlar, maalesef kendileri Batının içine düştüğü aynı hastalığa (tabii ki, Batının oyun ve tuzaklarına alet olan, Reşid Paşa gibi,..vb.)  düşerek zamanla topyekün batı kültürünü bu topraklarda hakim kılmışlar. 

Şarkın kendine has “eğitim kurumlarında”, din ilimleri ile fen ilimlerinin uyumlu beraberliğinden, yavaş yavaş sadece kupkuru fen bilimlerine doğru bir kayma ve kopma olmuştur. Şark kültürünü özünden etkileyen bu virüs hızla yayılmıştır. Bu modanın cazibesine kapılan Medreselere ek olarak Arap âleminde, Batının açtığı okullar vasıtasıyla (Suriye’de açılan “Suriye Protestan Koleji”, bugünkü müstebit arap liderleri yetiştirmiştir) bu kopuş daha da hızlanmış ve aynı dönemde başta Osmanlı olmak üzere tüm Müslüman âleminin bünyesini kapsayarak adeta vücudu felce uğratmıştır.
 

Maneviyatı dışlayan ve her şeye materyalist Batı gözlüğü ile yaklaşan bu “Ecnebi Mikrobu” bünye Müslüman bünyede metastazlara yol açmaya başladığında, bu durum raporlar halinde zamanın yöneticilerine de arz edildiğini görüyoruz. 

Ama velâkin, İç ve dış gailelerden olsa gerektir ki, Osmanlı yöneticileri ve ilmiye sınıfı bu tür ikazlara gereken önemi vermemiş. Bu ihmalkârlık içinde bulunduğumuz 2010 ‘lu yıllara kadar devam ede gelmiştir.

Kendi kültürüne sırtını dönen, kendi insanını yetiştirmekte zorlanan Osmanlı’nın yahut bugünkü Türkiye’nin reform dönemlerinde problemlerin çözümlerini yine Batı’da araması, ciddi bir fayda getirmemiştir. Gelişimin ve yükselmenin Salt batı tipi giyim-kuşam ve kültüründe olduğu düşüncesi problemi çözmediği gibi ülkenin daha da gerilemesine ve fakirleşmesine sebep olmuştur. Ama bundan da önemli olarak okumuş kitlenin “batıdan çok batıcı kesilmesine” ve “bürokratik kadroların Batı özentisi ile doldurulmalarına” yol açmıştır.

Batılılaşmaya, din düşmanlığına, cehalete ve aristokratik zihniyete ciddi manada karşı çıkanlar olmuşsa da –Bediüzzamanlar, Namık Kemaller, Tüccarzâde İbrahim Hilmiler…vb.- netice itibariyle sonuç alınamamıştır. “İslâmiyet ilim düşmanıdır, terakki düşmanıdır, maarif düşmanıdır.” diyen Ernest Renan ve onun kayıtsız şartsız taklitçileri hep egemen olmuşlardır.
 
Son söz; bugün bir buçuk milyarlık İslâm coğrafyasının Hıristiyan milletlerin sıkıştırdığı çemberin içinde inlemesinin yegâne sebebi salt batı tipi materyalist eğitim-öğretimdir. Şu katiyen bilinmelidir ki; maneviyatı dışlayan Batı tipi eğitim Müslümanların fıtratına uymuyor. Yeniden öze dönmek lazım. Bu hususta Bediüzzaman hazretlerinin bakışını bu köşemizde yeterince ortaya koyduk. Bir başka bilim adamımızın eğitimle ilgili sözlerine dikkat çekmek istiyorum:


"İlim ile din, birbirini inkâr etmez, bilakis tamamlar. Çünkü bunlardan biri aklın, diğeri gönlün (kalbin) ışığıdır. Ve insan ne yalnız akıldan, ne de gönülden ibarettir. Fakat hem akıl, hem de gönül sahibi bir varlıktır. Dinsiz ilim belki aklı tatmîn eder, fakat muhakkak ki gönlü karartır. Nitekim ilimsiz din de ruhu ve gönlü ışıtır, fakat aklı karanlıkta bırakır. Binaenaleyh, insanlığın hayrı ve faydası, ne bugün olduğu gibi yalnız ilme bağlanmaktır, ne de orta zamanlarda olduğu gibi yalnız dine sarılmaktır. Fakat her ikisine birden sahip olmaktır." (Ali Fuad Başgil) 
 

Peki, bu hastalık, bu tuzak, bu oyun hep böyle devam mı edecek? Elbette ki, hayır. Bunun da sıhhat belirtileri görülmeye başladı. Bugün okullarımızda Osmanlıca Dersi, Kur’an-ı Kerim, Hz. Muhammed’in Hayatı… vb gibi derslerin seçmeli olarak müfredata konulması ve milyonlarca gençlerimizin bu dersleri seçmesi inşallah yeniden özümüze dönüşümüzün bir göstergesidir. ve yakın zamanda da bunun meyvelerini bilhassa gençliğimiz üzerinde göreceğiz.

Tanzimatla birlikte bize kurulan bilhassa İngiliz ve Yahudiler tarafından planlanan hain tuzaklar, nihayet fark edilmiş ve Müslüman bünyede açılan yaralar Allah’a şükür sarılmaya başlanmıştır. Tabi bu arada bünyemizde bu tahribatı kuranlar karşı mukabelede bulunacak ve her türlü “fesat ve şer oyunlarını” tekrar oynayacak ve hatta bizi birbirimize karşı kullanacaklarını da bilmeliyiz.

Evet, her şeyin bir nihayeti vardır. Her gecenin bir sabahı, her kışın bir baharı olduğu gibi; bu millet-i mazlumenin de sabahı yakındır. Hatta son demlerde ülkemizde çıkarılan fazla gürültünün bir nedeni de budur. Aslında dış mihraklar da bunun önlenemez bir uyanış ve diriliş olduğunu görüyor ve buna rağmen kendilerine düşen son kirli oyunlarını da “belki tutar” ümidiyle oynamaktan vaz geçmiyorlar. 

Evet ümitvar olunuz! Şu istikbal içinde en yüksek gür seda yine o yüksek ecdadın torunlarının olacaktır. İslam’a bin yıldır bayraktarlık yapan bu millet yeniden ayağa kalkacak. Ve insanlık alemine şefkati ve sulhu umumiyi getirecektir, inşallah.

 

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR