Hedef Batılılaşma mıydı ?

Osmanlı Orduları XVIII. yüzyılda Avrupa orduları karşısında birbirini takip eden yenilgilere uğrayınca bunun sebeplerini aramaya başlayan aydınlar ve idareciler Batı’daki gelişmeleri fark etmiş, onların teknik araç ve gereçlerini almanın zaruretini görmüş ve öncelikle askeri alanlarda olmak üzere zamanla Batı’nın bütün eğitim ve öğretim kurumlarını takip edip örnek almaya başlamışlardır. Bu anlamda Batı ile ilk ilişkiler Lale Devri’nde kurulmuş ve II. Mahmut döneminde çıkarılan bir fermanla Batı eğitimine uygun öğretim kurumları açma çalışmaları hızlandırılmıştır.

Osmanlı, Batı’ya ve Batılılaşmaya doğru adımlar atarken, beri tarafta ağzından salyalar akıtarak bekleyen, sinsi sinsi tırnaklarını bileyen ve İslâm’a karşı taşıdıkları bin yıllık düşmanlık, kin ve garazla beslenen Batı’nın, art niyetini, görünmeyen yüzünü aydınlarımızın hesaba katmadıklarını veyahut da ciddiye almadıklarını görüyoruz.

Batı cephesindeki Osmanlı’ya karşı kurulan tuzağın boyutunu görmek için sanırım Sultan Mahmut döneminde asılan Patrik Gregoryüs’ün “Çar Aleksandr”a yazdığı mektup durumun vahametini ortaya koymak için yeterli olsa gerektir. Mektup; Türkleri, dünyanın siyasi ve askeri alanında korkulacak bir mevcudiyet halinden çıkarmak, hatta müstakil bir millet olabilmekten mahrum edecek çok şayan-ı dikkat tavsiyeleri ihtiva ediyor:

“-Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak gayr-ı mümkündür. Çünkü Türkler çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i nefis sahibidirler. Bu hasletleri de dinlerine bağlılıklarından ve kadere rıza göstermelerinden, örf ve adetlerinin kuvvetinden, padişahlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan itaat duygularından gelmektedir.

 Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar. Onların bütün meziyetleri, hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da, an’a nelerine olan mecburiyetten, ahlâklarının sağlamlığından gelmektedir. Türklerde evvelâ itaat duygusunu kırmak ve manevi rabıtalarını koparmak, din metanetlerini zaafa uğratmak icap eder. Bunun da en kısa yönü, an’a natı milliye ve maneviyelerine uymayan harici fikirler ve hareketlere onları alıştırmaktır.

…….

Türkler, maneviyatları sarsıldığı gün, Türkleri kendilerinden şeklen çok kuvvetli, kalabalık ve zahiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddi vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir… Bu nedenle yapılacak olan, Türklere bir şey hissettirmeden bünyelerindeki bu tahribi tamamlamaktır…”

Bu mektupta her şey ap aşikâr değil mi? Batı bu niyetle planlar ve tuzaklar kurarken; Osmanlı cephesine, yani Türkler tarafına da bir göz atalım ki, nasıl bir yol haritasının çıkarılarak mecburi istikamet olarak önümüze koyulduğunu görelim. Bu tuzaklara bilerek ya da bilmeyerek nasıl düştüğümüzü ibretle seyredelim. Tarih tekerrür eder, derler. Bu tuzaklara bir daha düşmemek için Batı’yı ve Haçlı niyetini ve zihniyetini iyi tanırsak, geçmişten ders alırsak, Batı’ya bu imkânı ve fırsatı vermeyeceğiz inşallah. Batı ile kurulan her ilişkiyi bu perspektiften değerlendirmeliyiz. Ayrıca ahir zamanda Batı’da İslâm’ın yayılacağı rivayetlerini de unutmamalıyız. Zaman bizim lehimize işlemektedir. Zira Batı gençliğinde artık din taassubunun yok olduğu bir gerçek. Hem de Hıristiyan din adamlarının son zamanlarda önemli ölçüde İslâm’a ihtida ettiklerini rivayetler çerçevesinde değerlendirebiliriz.  

Dönemin Osmanlısına baktığımızda ise; yükselmek ve terakki etmek adına, medenileşmek ve eğitimli bir toplum olmak adına, gerilemekten ve fakr u zaruretten kurtulmak adına, Osmanlı bünyesinde hızla eğitim kurumları açılmaya başladı. Açılan bu öğretim kurumlarında salt “Batı tipi müfredat ve eğitim” hiçbir süzgeçe tabi tutulmadan olduğu gibi okullarda tatbik edildiğini görüyoruz. Nitekim o dönemde, 1847’de Tıbbiye’yi ve Üsküdar’da bir hastaneyi ziyaret eden ve müşahedelerini hayretle anlatan Mac Farlane Tıbbiye’nin kütüphanesini görünce “Çoktan beri bu kadar düpedüz materyalizm kitaplarını toplayan bir koleksiyon görmemiştim. Genç bir Türk doktoru oturmuş, dinsizliğin el kitabı olan  “systeme de la nature”ü okuyordu. Raflar Fransız devrimcilerinin, özellikle materyalistlerin kitaplarıyla doluydu” der ve bu kitapların son baskılar olduğunu, pek çok yerinin çizildiğini görmekten şaşkınlık duyduğunu ifade etmektedir. (Charles Mac Farlane sh: 270, 271)

Osmanlı ( Türkiye) idare, ilim ve kültür hayatına işte bu okullardan mezun olanlar (2000’li yıllara kadar) hâkim olmuştur. Bir başka ifade ile bu zihniyet ülkenin geri kalmışlığından, fakirliğinden ve hatta iç kargaşa ve krizlerinden sorumludur. Zira ülke kaderinde hükmederek kaptan köşkünde hukuki hilelerle oturanlar bu gurup ve zihniyettir. Dolayısıyla ülkenin ulaştığı bugünkü durumdan da elbette çift taraflı (dünya-ukba) sorumludurlar. Bunlar kolay kolay bu hesabı veremeyeceklerdir. 2. Dünya Savaşı’nda yer ile bir olan Avrupa, bugünkü refah ve medeniyet seviyesine 40-50 yılda hızlı bir kalkınma ile ulaşırken, maalesef bizimkiler ideolojik naralar ve sloganlar atmakla meşgul idiler. Ne yazık ki, geri kalmışlığın sebebini de yıllarca insan yerine koymadıkları cahil diye nitelendirdikleri Köylü, çiftçi ve hocalara (din adamları) yüklediler. Bol bol yürüdüler, kokteyllerde, içki sofralarında eğlendiler, sarhoş olup medyada boy gösterdiler…

Evvelâ; Bu kesim, Türk milletinin kahir ekseriyetinin vicdanlarında ebediyen mahkûm edilmiş. Bu güruh ve zihniyeti temsil edenleri, Türk halkı özgür iradesiyle bir daha bunları kaptan köşküne oturtmayarak iktidar yüzünü göstermemiştir.

İkincisi; Bu zihniyet ve gurubun; genlerine kadar işlenmiş Marksist ve ateist fikirlerinde, muannidine bir taassup içerisinde ortaya koydukları tavır ve reflekslerinde bugün bilen herhangi bir değişim ve dönüşümün izine rastlayamazsınız.  Bilimsellik adı altında hâkim oldukları alanda ideolojik nutuk ve sloganlarında hiçbir değişikliğin, evrensel kriterlerin, demokrasinin belirtisini bulmazsınız. 1850’lerde, 1900’lü yıllarda, 1950’lerde ve 2000’li yıllarda sergiledikleri davranışlar ve ortaya koydukları fikirler ve savundukları düşüncelerde suret-i kati’ye de bir değişiklik bulamazsınız ve adeta bugünkü bilgisayar tabiriyle nutukları ve sözleri “kes, yapıştır” marifetiyle kamuoyuna sunmaktadırlar.

Üçüncüsü; fikirde ve düşüncede kısır ve yetersiz kalan insanların ortaya koyduğu refleks hep aynıdır: “kalemin mağlup olduğu yerde kılıç konuşur” prensibi gereği, kaba kuvvet, korku, baskı ve zulüm ile muhataplarını susturma yolu, bunların genel özellikleridir. Mazideki derin işlerin, karışık olayların perde gerisinde işte bu eller vardır. Bu yöntem hiç değişmemiş ve değişmeyecektir.

Dördüncüsü; en büyük ceza, yaptıklarını geriye dönüp fark etmeleri olacaktır. Türk halkının tahayyülünde çok kötü bir mazi ve intiba bıraktığını eninde sonunda fark edeceklerdir. Halefleri seleflerinin yaptıklarını gün gelecek savunamayacaklardır.

Beşincisi; bence her işte kaderin hissesini de unutmamak gerekir. Onlar kaderin kendilerine yükledikleri görevi yerine getirdiler. Kadere hesap vermeye gittiler ve gidiyorlar.

Altıncısı; dünya kemal noktasına doğru ilerlerken, bu gurubun ilânihaye yerinde sayması düşünülemeyeceğinden, en azından fikir noktasında çoğalamayıp, yalnızlaşacak ve kendiliğinden bir buz parçası gibi eriyip yokluğa mahkûm olacaklardır.

Son söz; onları kendi hallerine bırakıp, bizler medeniyet yolunda an’a nemize bağlı kalmak şartıyla yolumuza devam edelim. Parlak bir gelecek bizi bekliyor, emin olunuz.

 

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR