“Hükûmet İçinde Hükûmet"

Türk tarihine baktığımızda “hükümet içinde hükümet”leri fazlasıyla görüyoruz. Bunun bedellerini fazlasıyla ödedik. En yakın bedeli ise çok ağır ödendi ve ödeniyor. Meselâ, Sultan Hamid’i tahtan indiren “hükümet içinde hükümet,Ülke olarak bize dört milyon kilometre kare toprağımızı kaybettirdi. Sadece toprağımızı değil, tarihimizi, kültürümüzü, an’anemizi ve en önemlisi de imanımızı-inancımızı kaybettik. Tüm bunları kaybederken tereyağından kıl çeker gibi, özümüzü, benliğimizi vücut kafesimizden çekerlerken maalesef ruhumuz bile duymadı.

Çünkü bize “bizle” yanaştılar, ”Ahmet’e, Mehmet’e” büründüler,“başlarında sarık, ellerindetefsirler”, hem daha da çekici olsun diye yanlarına da (sonuncusu)“bilgisayar” alarak, geçmişteki ezikliğimizi ve kompleksimizi iyi kullanarak, bilhassa “milliyetçi duygulara” seslenerek, sana senin içinden yanaştılar. Bu “hulul” o kadar mahirce idi ki, hem yukarıdan hem aşağıdan emin adımlarla ilerlediler.Ve hatta kendilerini “uyanık” ve “aldanmaz” bildiğimiz insanların (idarecilerin) himayesinde hiçbir engele takılmadan hedefine kilitlenmişlerdi.

Her ne kadar önceleri (Osmanlıdan beri) olduğu gibi yine “halkın dini hassasiyeti” üzerine kurulu bir senaryo olsa bile, bu defaki  belki “kaderin” de takdiriyle olsa gerek son hamlesinde yaptığı bir fahiş hata ile birden bire sendelendi, sarsıldı ve nihayet deşifre edildi. Ülke ve millet olarak büyük bir vartadan kurtulduk. Ancak bunun tesirleri ve etkileri daha uzun bir süremaddi ve manevi olarak devam edeceğe benziyor.

Peki biz saf Müslümanlar olarak, böyle “suret-i haktan“ görünen insanları ve gurupları nasıl tanıyacağız ve hakiki “uhuvvet-i İslamiye ye” hizmet eden cemaatlerden ve cemiyetlerden nasıl ayırt edeceğiz?

Gelin bu sorumuza da yine Üstad cevap versin:

“…ben gördüm ki, ehl-i diyanet, belki de ehl-i takva bir kısım zatlar, bizimle gayet ciddi alakadarlık peyda ettiler. O bir iki zatta gördüm ki, diyaneti ister ve yapmasını sever; ta ki hayat-ı dünyeviye sinde muvaffak olabilsin, işi rast gelsin. Hatta tarikatı, keşf ve keramet için ister, demek ahiret arzusunu ve dini vazifelerin uhrevi meyvelerini dünya hayatına bir dirsek, bir basamak yapıyor…” (Kastamonu Risalesi)

Evet, benzer ağaçları birbirinden ayırt eden meyveleridir, semereleridir. Yukarıda da  ifade edildiği gibi; “İman ve Kur’an hizmeti”;başka cereyanlara, başka kuvvetlere, husussan dünyevi ve siyasi menfaatlere tabi ve alet edilmez ve edilmemelidir. Elmas gibi “Kur’an’ın hakikatleri”, “cam parçalarına” tercih edilmemelidir.

En Kutsi ve en büyük vazife olan “imanı kurtarmak hizmetini” tam yerine getirmek için “dünyevi arzu ve isteklerin kapıştığı” siyasi zeminlerden şiddetle kaçınmalıdır.  O halde İmana ve Kur’an’a hizmet dava edenlerin gerçeğini sahtesinden ayırt etmek için yukarıdaki kriterler bizim en büyük mihengimiz olmalıdır.

SON SÖZ: kim ki, uhrevi hizmetini dünyanın şan, şöhret, mevki, makam, saltanat ve hâkimiyetine(ki bunlar ahrete nispeten cam parçalarıdır)sahip olmak için basamak ve alet yapıyorsa biliniz ki, o gerçek değil sahtedir. 

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR