Limak Elektrik

Kesintili eğitim ve milletin alına dönüşü

Tanzimat’tan bu yana; Meşrutiyet, İttihat Terakki ve Cumhuriyet dönemi diye adlandırdığımız her üç dönemin en önemli birinci olayı nedir diye sorsalar, hiç tereddütsüz “Kesintili Eğitimdir” diye cevap veririm. Yani; 4+4+4, kesintili eğitim -öğretim kanunu. Bu kanun tarihe altın harflerle geçecektir. 

Peki niçin?

Osmanlı orduları 18. yy’da Avrupa ordularına karşı birbirini takip eden yenilgilere uğrayınca bunun sebeplerini aramaya başlayan ‘Aydınlar ve İdareciler’ Batıdaki gelişmeleri fark etmiş, onların teknik araç ve gereçlerini almanın zaruretini görmüş ve öncelikle askeri alanlarda olmak üzere, zamanla Batı’nın bütün eğitim ve öğretim kurumlarını takip eden örnek almaya başlamışlar. 

İşte tam da bu noktada aydınların iki farklı guruba ayrıştıklarını görüyoruz:

  1. Gurup; Batı’nın kültürü dâhil, topyekûn her şeyiyle taklit edilmesini (ölçüsüz ve sınırsız bir Batılılaşma hareketi) savunurken,
  2. Gurup ise; Batı’nın fen, teknoloji, biliminin alınmasını, fakat kesinlikle kültürünün ve ahlaki yaşam biçiminin Osmanlı sınırından içeriye girmemesini savundular.  

Fakat, ne yazık ki, dış devletlerin de gayret ve destekleriyle, 1. gurubun düşünce ve fikirleri memlekette hâkim oldu. Bu gurubun başını çeken Münif Mehmet Paşa’nın gayretiyle Avrupa tabiat felsefesine ve Fransız materyalizmine ilgi gösteren bu kişilerin temsil ettiği materyalist zihniyet Osmanlı aydınları arasında yayıldı, ilgi gördü. Eğitim kurumları, okullar Batı’dan alınan dersler ve müfredat ile donatıldı. Özellikle materyalizmi ve dinsizliği savunan (Sistem dö la natür gibi) kitaplar okullara ve müfredata konuldu.

 Bilhassa, ‘Harbiye, Tıbbiye, Mülkiye ve Mühendishane gibi yüksek okullarda okuyan öğrenciler, tamamen bu düşünce ve zihniyetle yetiştiler. Öyle ki bu dönemde Üsküdar’da bir hastaneyi ziyaret eden ve müşahadelerini anlatan Fransız ‘Mac Farlane’ Tıbbiyenin kütüphanesini görünce;  “Çoktan beri bu kadar düpedüz materyalizm kitaplarını toplayan bir koleksiyon görmemiştim. Genç bir Türk doktoru oturmuş, dinsizliğin el kitabı olan ‘Systeme de la Nature’ü (Baron d’Holback’ın eseri) okuyordu. Raflar Fransız devrimcilerinin, özellikle materyalistlerin kitaplarıyla doluydu”, der ve bu kitapların son baskılar olduğunu, pek çok yerinin çizildiğini, birçokları tarafından okunmuş olduğunu görmekten şaşkınlık duyduğunu belirtiyor.”( Charles Mac Farlane, sh: 270-271)

Ne hazindir ki, bu okullarda yetişen nesil, aynı zamanda Osmanlı Saltanatına da son veren nesildir.

Cumhuriyet döneminde de hâkim olan bu nesil, evvela; okullarda yüzlerce yıllık gelenek ve göreneklerimize, dinimize ve inancımıza ters düşen kararları uygulayarak işe başladılar. Önceden okutulan müfredatı ve kitapları kaldırdılar. Yerine yukarıda bahsettiğim müfredat ve kitapları koyarak yeni bir millet oluşturmanın planlarını yaptılar.

Halk evleri köylüyü, halkı tedip etmek, tımar etmek için, yandaş yaratmak için açıldı. Hedef; sadece fesi, sarığı, çarşafı atmak, Kur’an’ı, Hadis’i, Siyer’i, Fıkıh’ı yasaklamak değildi. Hedef; Türk halkının zihninde yerleşik bulunan İslam düşüncesinin, değerler manzumesinin yıkılmasından ibaretti ve bütün kudsi duyguları hayatından dışlamış, bunun yerine ateizme kadar varan pozitivist bir anlayışla nesiller yetiştirmekti. 

Bu duygularla yetişen öğrenciler, öğretmen olarak gittikleri köylerde “köylüye süt içirerek ve mandolin çaldırarak görkemli resmi anma merasimleri düzenletiyorlardı. Enstitü öğretmenleri bunun için kendi elleriyle diktikleri Atatürk heykelinin önünde Anadolu köylüsünü gericilikten kurtarmak üzere ant içiyorlardı. Hedef; Anadolu halkının hayatından köy imamını çekip almak, onun yerine köy enstitüsü mezunun bir inkılâp öncüsü olarak köye yerleştirmekti.

Bundan dolayı bütün devlet bürokrasisi balolarda İngiliz Lordları gibi frak ya da smokin giymek, dans etmek zorundaydılar. Toplumun alt katmanı mali güce sahip olmadığından, halk ise benimsemediğinden, frak ve smokin devrimi sadece ‘Kemalist bürokrasinin’ üst katmanlarınca benimsenen bir fantezi olarak kaldı.(Mihri Belli, anılar, Milliyet)

Bir elleri bal tutan bu seçkinci gurubun öncülerinden Yunus Nadi; hedefimiz Türkiye’yi Avrupa’yla birleştirmek iddiasında bulunurken, Adalet bakanı Mahmut Esat; CHF’nın Allah’a bile vereceği hesabı yoktur, diyerek meydan okumalar yapıyordu.( Prof. Çetin Yetkin)

İşte bu seçkin ve etkin 1. gurup, görüldüğü gibi Cumhuriyetle birlikte şaha kalkmışlardı. Yapılanlara bir ölçü ve sınır yoktu. Bilhassa okullarda okutulan Kur’an-ı Kerim, Siyer, Hadis, Arapça gibi derslerin ve kültürümüzle yoğrulmuş müfredat ve ifadelerin bu dönemde tamamen yasaklandığını görüyoruz. Bu yasaklar öyle bir noktaya ulaşmıştı ki, Fuat Köprülünün başında bulunduğu ‘İslam’da İnkılap Komitesi’, sıhhi camiler yapılmasını, ibadette musikiye yer verilmesini savunurken, İstanbul eski Belediye Reislerinden Cemil Topuzlu, bir kanun teklifi vererek hijyen olmadığı gerekçesiyle sünnet’in yasaklanmasını talep ediyordu.

Bu yasaklar, Müslüman kültürüne ve Müslüman Anadolu halkına yapılan bu bed muameleler, zamanla azalarak, bazen de çoğalarak bu tepeden inmeci, Ankara seçkincileri tarafından hep uygulana geldi.

İşte 88–90 yıl sonra, Kur’an’a ve Dini değerlere konulan yasak nihayet halkın hâkimiyetini kazanmasıyla kalkıyor. Anadolu halkının; Amansız mücadelelerden sonra ‘egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ prensibini ancak yeni yeni hayata geçirdiğini görüyoruz. Kendi kaderi ile ilgili söz söyleme hakkını, inişli çıkışlı demokrasi yürüyüşü ile 2010’lu yıllardan sonra elde ettiğini görüyoruz. Halkın ilk icraatı da; evvela Ankara seçkincilerinin mengenesinden (bürokrasi) kurtulmak ve ardından da yüzyıldır özlemini duyduğu kutsal değerlerine yeniden kavuşmak, Kur’an-ı Kerimi ve Hz. Peygamberimizin hayatını, ahlakını, toplum içindeki tavır ve davranışlarını öğrenmek ve yaşamında tatbik etmek, olduğunu müşahede ediyoruz.

Bu ‘kesintili eğitim’ ile birlikte okullara konulan Kur’an, Arapça, Siyer, Hadis gibi seçmeli dersler aynı zamanda Müslüman milletimizin tekrar tarihine, aslına rücû edişinin bir alametidir. Yasaklı dönemlerde Batı kültürünün beslediği anadolu zemininde yetişen her türlü bölücü ve zararlı fikirler, sonunda yerini yeniden kardeşlik, birlik, tesanüd ve dayanışma zeminine bırakacaktır.  Buradan da ileride bu memlekette refah ve terakki çiçekleri açacak,  birde başımıza musallat ettirilen terör ve anarşi belasından da inşallah kurtulmuş olacağız. Zira geçmiş bin yıllık tarihimiz bunun ispatıdır.

Bu nedenle bu olayı küçük görmemek lazım. Gözbebeğimiz ne kadar değerli ise, eğitimdeki bu değişim ve dönüşüm o kadar değerli ve önemlidir.

Her türlü siyasî düşünce ve fikirlerimizi hariçte tutup, atılan bu ulvi adımı, her Müslüman Anadolu çocuğunun hamiyet-i islamiye namına alkışlaması gerekir. 150 yıllık bir inkıta ve fetret döneminden sonra, adeta küllerinden doğan bu hareket yaşayacak ve mazlum, masum milletimizin duasını da alarak indi İlahide kabul gördüğünün bir nişanesi olacaktır. Hiç kimsenin şüphesi olmasın. Geçirilen karanlık zulmet dolu gecelerin elbette bir sabahı olacaktır ve işte o sabahın fecrindeyiz. 

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR