Kürt sorununda söz Mehmet Akif'in

Her sorunun perde arkasında ekildiği, yavaş yavaş beslendiği, ufak ufak filizlenip boy gösterdiği ve nihayet gürleşip dal budak saldığı bir zemini vardır. Şayet daha işin başında fark edilip tedbiri alınırsa ve uygun bir tedavi ile cevap verilirse, bünyede fazla bir zarara yol açamadan zail olur, gider. Aksi takdirde aradan yüzyıl bile geçse bu habis ilet yeniden vücut bulur. Tarih bunun örnekleri ile doludur.

21. yüzyıl Türkiye’sinin hızını kesen, ilerlemesini dumura uğratan, İslâm ülkelerini bir araya getirerek onları yönlendirecek bir baş olma istidat ve yeteneğe sahip olarak AB ve diğer dünya ülkelerine karşı masun ve mazlumlar adına, maddi ve manevi bir güç oluşturmasını hususan engelleyen, daha birçok yönden zararını sayabileceğimiz, adına “Kürt Sorunu” dediğimiz bu sorunun da mutlaka bir arka cephesi ve bir bag raundu ve kökü maziye, cumhuriyet öncesine uzanan bir zemini vardır.

İsterseniz projektörlerimizi geçmişe çevirelim ve Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un ihtar ve ikazlarına kulak verelim. Kulak verelim ki, aradan yüzyılı aşan bir zaman geçmesi pahasına, egolarımızı, şahsi kaprislerimizi ve menfaatlerimizi bir tarafa bırakarak, sadece vicdanlarımızı yanımıza alıp bu güzel ve doğru insanın sözlerini dinleyip, Allah adına değerlendirelim. Yoksa maatessüf, bugün İstatistiklerin ifadesiyle, onbinlerce vatan evladının canına mal olan ve Yeni bir Türkiye inşa edebilecek kadar ekonomik imkân ve değerlerimizi heba eden bu ilet, bu sorun bir o kadar yıl daha devam edeceği aşikârdır. 

Mehmet Akif, Avrupa’da bir hayli müsteşrikle görüştüğünü, “lakin birisinden başka ne gözüm tuttu, ne de ruhum sevdi” diyerek bunların Avrupa’da kamuoyunu aleyhimize çevirmek için her türlü melanet ve çirkin yalanlara başvurduklarını söylüyor ve bize dost olan müsteşrikin dikkat çeken tespitlerini de şöyle nazara veriyor:

“Sizler “avam” dediğiniz halk tabakasının idrakini, anlayışını yükseltmedikçe, köylerinizi bugünkü hallerinde bıraktıkça, farz-ı muhal olarak dünyanın en büyük adamlarını yetiştirseniz yine boştur, yine boş!” diyen müşteşriğe karşı; insafla düşünürsek hak vermemek mümkün değil,” demektedir.

Akif şöyle devam ediyor; “Arnavutluk, Araplık, Türklük, Kürtlük namına ortaya çıkan ileri gelen kişileri bundan altı-yedi sene evvel bir yere çağırmış, kendilerine demiştik ki:

Kavmiyet cereyanı en medeni, en gelişmiş toplumları birbirine düşürür. Bizim gibi birçok farklı unsurları, milletleri içinde barındıran ve istisnasız tümünün cahil olduğu bir cemaati ise tarumar (yerle bir) eder. Geliniz bu cereyanı körüklemeyiniz. Mensup olduğunuz kavimlere hizmet etmek istiyorsanız bunun yolu başka olmak icap eder. Evet, hepimiz biliyoruz ki, Müslüman unsurların büyük çoğunluğu irşada, ikaza muhtaçtır. Bunlardan meselâ Arapları irşat vazifesini Arap akil adamlarına bırakırız. Çünkü irşadına çalışacağı unsurun lisanını, âdâtını, mizacını, ruhunu diğer unsurların akil adamlarından daha iyi bildiği için başarılı olması diğerine kıyasla son derece kolay olur. Türk’ün, Arnavud’un, Kürd’ün (Avrupa’nın içimize attıkları bu tuzakları fark edebilmeleri ve) uyanmaları için de aynı usul ve yönteme uymalıyız.”

“O halde bu unsurların bütün ileri gelenleri merkez-i hilafette aynı çatı altında birleşirler, çalışma yol ve yöntemlerini belirleyerek işe başlarlar. Aralarındaki İslâm kardeşliğini güçlendirmek kaydıyla mensup oldukları akvamı okutmak, yazdırmak, ilim ve irfan sahibi etmek, servet, sanat, ticaret hususunda terakki ettirmek için geceli gündüzlü uğraşırlar. Sonunda bu farklı cüzlerin, Müslüman milletlerin top yekûnundan gelişmiş ve ilerlemiş bir toplum husule gelir ki Hilafet-i İslamiye ve Saltanat-ı Osmaniye’nin bekasına (ayakta kalmasına) hadim (hizmetkâr) olurlar.”

“Sanâdid-i kavmiyetçilere (Milliyetçilerin ileri gelenlerine), böyle bir meslek, böyle bir hizmet yolunu takip etmeye karar verirseniz biz de sizinle beraber çalışırız, elimizden geleni katiyyen esirgemeyiz, dedik.”

“Heyhat! Bu teklif hiç birinin işine gelmedi. Çünkü siyasi teklifler gibi sadece sözle yürüyücek işlerden değildi, fiiliyata muhtaç idi, mücahedeye muhtaç idi, fedakârlığa muhtaç idi. Çünkü burada izah edemeyeceğimiz kadar birçok gizli nedenler daha vardı. Ah ne olurdu, şu köy hocası (Köy Hocasının İslam-Modernleşme yahut muhafazakârlık-reformculuk ekseninde ilginç bir yeri vardır. Gerek medrese eğitimi almış, gerekse alaylı hoca ve dini kanaat önderlerini tenvir etme gibi bir misyonu yüklenmeye çalıştığını hissettiğimiz 1334-35’li yıllarda çıkan Osmanlıca bir dergi.) o zamanlar çıksaydı da sesini Anadolu’nun en ıssız köşelerine kadar duyuraydı! Ne olurdu bu kadar açık bir üslup ile Arapça, Kürtçe risaleler, cerideler (gazeteler) yazılarak Şarkın, Arabistan’ın her tarafına dağıtılaydı!”*, diyerek tessüflerini bildiriyor, koca Akif.

Aynı makalesinde tessüfün hiçbir faydasının olmadığını, ümitsizliğe düşmek ise, islam’da intiharla eş değer olduğunu, bir “Köy Hocası” dergisinin halk üzerindeki müspet etkisini göstererek bu milletin içinde;  hala vatanının selametini, saadetini düşünenlerin ve bu mukaddes maksat (İslam’ın ve Osmanlı’nın bekası ülküsü, ideali) için fisebili’llah hizmet edenlerin bulunduğunu, söyleyerek bu manada ümitli olduğunu da söylüyor.

 Evet, aradan bir yüzyıl geçmesine ve araya birçok ınkıta dönemi girmesine rağmen bu millet-i mazlumede ekilen iman ve inanç tohumlarının yeniden filizlendiklerini, yeşerdiklerini görebiliyoruz. “Bu dindar milletin, ruhundaki nur-u iman ve Kur’an ışığıyla oynanan oyunu ve kurulan tuzağı görecekleri ve yüzyıllık tahribatları tamir edecekleri rivayetlerden anlaşılır” işaretini de (RNK/ Şualar)  unutmayalım. Dikkat edilirse, siyasilerin bugünlerde verdikleri beyanatlarda, o yönde bir gelişme kaydedildiğini söylemek yanlış olmaz.

Ayrıca, bu hadiselerde Cenab-ı Hakk’ın ve mukadderat-ı İslam’ın bir hissesi olduğu da muhakkaktır. Her halde İslam hakikati bu hastalığı tedavi etmeye kâfi ve vafidir. Bu olaylar,  fiili olarak, baştakilerin başlarını kendine getirecek, çözüm için doğru adrese yönelmesini sağlayacaktır.  Zaten peygamberin medih ve senasına mazhar olan bir milletin, İslam’a bin senelik hizmetini zir u zeber etmek cinayetini Anadolu halkının hazmetmeyeceği aşikârdır. Bu büyük milletin yeniden kurtuluşunu ümitle Rahman-ı Rahim’in rahmetinden niyaz ediyoruz ve bekliyoruz.

Bir sonraki makalemizde kuş uçmaz, kervan göçmez, yolu ve ışığı olmayan Doğu Anadolu’nun ücra bir köyünde, çok az kelimelerle Türkçe çat-pat bilenlerin arasında şahit olduğumuz bir hadiseyle neden ümitli olduğumuzu ifade etmeye çalışacağız.


*Mehmet Akif Külliyatı, Hikmet Neşriyat 5. Cilt Sh.289

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR