Osmanlı Türkiye'si ve bitmek bilmeyen misyoner faaliyetleri

Yahudilerin Osmanlı Devleti ile olan ilişkilerini Kaplumbağa ile Akrep arkadaşlığına benzetebilirsiniz. Kaplumbağa Akrebi sırtına alır, dereden geçirmeye çalışırken, Akrep ise Kaplumbağayı sırtından zehirlemek ile meşguldür. 

Kendilerine kucak açan ve merhamet gösteren Osmanlıya, Yahudiler tabiatlarının gereği olarak ifsad ve zehirlemek ile mukabele etmiş ve etmektedirler. 

Bu gizli dinsiz komiteleri, Müslüman memleketine adım attıkları andan itibaren, "İslamî kültürü birer birer dumura uğratarak, İslam ruhunu yok etmek, İslam’ı besleyen kanalları kurutmak ve nihayet Kur'an'ı toplatıp imha etmek" planlarını daima canlı tutmuşlardır. Buna tam muvaffak olamayınca da iblisane düşünerek, "öyle bir nesil yetiştirelim ki,  yetişecek olan bu nesil kendi eliyle Kur'an'ı ve an’anat-ı islamiyeyi yok etsin," demişler. (Bkz.Patrik Greogorüs’ün Rus Çarına yazdığı mektup)  Ve böylece bu sinsi plan ve tuzaklar asırlardır sahnelenmektedir. (Büyük Doğu, sayı 29, Emirdağ L., sayfa 277.)  

Her millet, yaşadığı muhit, iklim ve ecdadından intikal eden bazı seciyeler, yani huy, tabiat, meleke ve meşrep dolayısıyla bir takım adat ve ahlaka sahiptir. Bu özellikler korundukça o millet ilerler, beka bulur. Eğer bu seciyeler ve özellikler güçlü ise o milletin bekasından şüphe edilmemelidir. Çünkü o seciyelerin her biri bir fazilettir. Fazilet ise sosyal bünyenin kuvvetlenmesine, varlığının devamına sebep olur. Binaenaleyh, hangi bir millet ecnebi unsurlarla karşı koymaksızın birleşir ve karışır ve araştırmadan onların adat ve ananelerini alırsa o ırk zevale yüz tutar.

İşe tam da bu can alıcı noktadan yani genetik yapımızı bozmaktan işe başladı misyonerler ve onların beyni olan Yahudiler ve işbirlikçileri olan İngilizler. Kalbimize, ruhumuza ve aklımıza ellerini doğrudan uzattılar.

İsterseniz; İslam memleketinde bu sinsi planların nasıl uygulandığına bakalım (Misyonerlerin kendi ağzından) ve ülkemizde son yıllarda ortaya çıkan hadiselerle kıyaslayalım:

1-      “Dinler arasında itikatça bir fark olmadığını, yalnızca zahiri teşrifatta az çok fark olduğunu onun da ehemmiyetsiz olduğunu söylerler. Dinler tarihi ve felsefe okunmasını söylerler. Böylece İslam’ı da muharref dinler sınıfına sinsice dâhil etmeye çalışırlar.

2-      İslam’ı imha etmek için; küçük yaşta misyonerleri, Müslüman ülkelere göndererek İslam’ın esaslarını ve Müslüman dillerini çekirdekten yetiştirerek öğretirler. (Bakınız Hatırat-ı Hempher)

3-      Müslümanların zayıf tarafları tespit edilerek bu noktadan hazırlıklı ve donanımlı saldırırlar.

4-      İngiliz Sömürge Bakanlığı her yıl düzenli olarak misyoner-casus adaylarını Londra’da toplayarak görev taksimatında bulunurlar. Yapılan bu çalışmalar bir kitap halinde tespit edilip bu doğrultuda misyoner faaliyetlerinin yürütülmesini sağlarlar.

5-      Müslüman halklar arasındaki ihtilafları maddeler halinde belirler ve bunların daha da kök salması üzerinde politikalarını sürdürürler.

6-      Müslümanların kendi dinlerinin gerçek yönlerini öğrenmelerine mani olmaya çalışırlar.

7-      Müslümanların hangi yönden cahil kalmaları ve uyandırmamak gerektiğini bilmek için önce İslam’ın esaslarını tespit ederler.

8-      Müslümanların kırılması gereken kuvvetli yönlerini belirlerler.

9-      Müslümanların zayıf ve kuvvetli yönlerine karşı nasıl mücadele edeceklerine ait politikalarını tespit ederler.

10-  Sömürü konferansları tertiplerler.

11-  İslam âlemini içten çürütmek için en önemli vasıta olarak ahlaksızlığı yaymaya çalışırlar.

12-  Kukla devletler oluşturmaya çalışırlar. Bu devletler içinde menfaat karşılığı elde edilen birkaç devlet adamı vasıtasıyla, o memleketlere Batı kültürünü yerleştirirler.

13-  Kandırılacak zeki kimseler tespit eder ve yavaş yavaş o kimselere sokularak onunla dostluk kurar ve onu kazanmaya çalışırlar.

14-  Kullanmak istedikleri kimselere makamlar ve liderlikler vaat ederek kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmaya gayret sarf ederler.

15-  İtikadî konularda kafaları karıştırıcı ve nefse hoş gelen fetva ve görüşleri ortaya atan din adamları ile İslam’ın temel inancını sarsmaya çalışırlar.

16-  Mut’a nikâhını yaymaya uğraşarak, zayıf kimseleri bu noktadan avlarlar.

17-  Pohpohlama siyaseti yürütürler. Aldattıkları Müslümanları her vesileyle över, onların, bulunmaz kimseler olduklarını kendilerine ihsas ederler.

18-  Sıcak ilişki kurdukları kimselere, geleceğin münakaşasız ve şüphesiz olarak, onların eline geçeceği, onların her şeye hâkim olacağı ve onların buna layık olduklarını telkin ederler.

19-  Avucuna aldıkları önemli şahsiyetlere bütün siyasi ve dini meselelerin onu beklediğini, ümidini kesmeden bu günü beklemesini, telkin ederler.

20-  İstenilen kıvama gelen dini şahsiyetlere, onları ”uydurma rüya ve yalanlarla” istedikleri yöne çekerler.

21-  Rüyalarda genellikle Hz. Peygamber’in bu çalışmaları övdüğünü söylerler. “Sen dini ve idari işlerde benim yerime geçecek varisimsin”, diyerek yeni hareketi canlı ve zinde bir şekilde sürdürürler.

22-  Oluşturulan hareketin kandırılan şahsiyetlerini, pişman olup tevbe etmemeleri için mümkün mertebe, onları ilim çevrelerinden uzak tutarlar. Diğer ehl-i sünnet âlimleriyle görüşmelerini engellerler. Çünkü onların kuvvetli mantık ve muhakemeleriyle tekrar dönmesi mümkün olabilir ihtimalini düşünürler.

23-  Elde ettikleri şahsiyetleri sonuna kadar takip edip, irtibatını hep sürdürürler.

24-  Tüm bu faaliyetler için mali gelirlerin olması gerekir ki, bunun için de lüks barınaklara ve bol gelirlere sahiptirler.

25-  İslam memleketindeki ilim adamlarını tesiri altına alarak Avrupa’ya karşı körü körüne bir hayranlık oluştururlar. Aydın olmanın, Avrupa’ya karşı aşırı tutkun olmaktan ve onların argümanlarını savunmaktan geçtiğini, bilim çevrelerine kabul ettirirler. İslam ile alay etmenin münevverliğin bir “alamet-i farikası” olduğunu aydın çevrelere kabul ettirirler.”  (Not: tüm maddeler Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri adlı kitaptan alıntılanmıştır.)

Misyonerlerin hepsinin görevlerini ve vazifelerini severek yaptığını söyleyemeyiz. Ama dünya menfaati, makam hırsı, korku ve şartlandırılma gibi sebepler, onları bu yolda tutmaktadır. (kandırılan Müslümanlar için de geçerli) Bir kısmı sonradan İlahî mesuliyet duyarak pişman olup Müslüman oldukları da bir vakıa. Meşhur misyoner Hempher bile, bu husustaki vicdani rahatsızlığını şöyle itiraf ediyor:

“İstanbul’da halkın gittiği güzel yolu değiştirmek ve Müslümanları ifsad ve tefrikaya çalışırken kendi kendime şöyle dedim: Acaba Mesih, benim yaptığım bu kötü işlere cevaz verir miydi? Fakat sonra, birdenbire esas görevimi, bana verilen vazifeyi hatırlayarak, bu düşünceden vaz geçtim”.

Burada Müslüman âlemine ve özellikle hükümetlere düşen en büyük görev; evvelâ, sağlam bir şekilde İslam kardeşliğinin ve an’anat-ı milliyenin tesis edilmesi, sonra da ülkede asayişin temini ve akabinde ilerleme ve terakkinin sağlanmasıdır.

Zannediyorum ki; burada genelde hepimize düşen en büyük hisse, karşı tarafın hakka ve merhamete gelip yaptığı ifsaddan vazgeçmesi değildir. Asıl mesele; kendi içimizdeki cehalet bataklığını kurutmak ve İslam’ın taptaze, turfanda, dünya çapındaki kriterlerini adil bir şekilde tatbike koyulmasını sağlamaktır. (Batı orijinli eğitim müfredatı yeniden ele alınmalı, kültürümüzü ifsad eden hususlar ayıklanmalı, milli, manevi ve ahlaki derslere yer verilmelidir.)

Son söz:

Bu, ifsad ve şer kuvvetlerine ve bu insî şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmalı. Özellikle de Şahsi menfaatlerimizi İslam’ın “ihlâs havuzunda” eritmeli.  “İnnemel Müminune İhvetün” kalesine sığınmalı ve İhlâsı kıracak esbabdan yılandan, akrepten çekindiğimiz gibi çekinmeliyiz.

 

 

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR