Osmanlı'nın adım adım dönüştürülmesi

( İlahi İrade İş Başında )

Bugünlerde hızlı bir değişim ve dönüşüm sürecini yaşıyoruz. Bu değişimin ilkini Tanzimatçılar eliyle(Osmanlı) yaşamıştık. Hem de öyle bir değişim ki, baştan sona tüm zerrelerine varıncaya kadar bir değişim ameliyatından geçirilmiştik. Ve nihayet bu cerrahi müdahale sonucunda da ortaya yepyeni bir millet ve adeta sıfırdan bir din (laik, seküler), medenileşmiş (!) bir halk, kıblesi, itikadı ve inancı Batı’nın ahlak ve prensipleri olan bir Ülke meydana gelmişti, getirilmişti.

Ancak bu cerrahi müdahalenin sancılarını hiçbir zaman üzerinden atamamış bir bünye ve hala da bunun komplikasyonel problem ve sıkıntılarıyla 150-200 yıldır uğraşan bu milletin;bir kez daha yeni cerrahi müdahalelerle tekrar eski durumuna kavuşmak için büyük bir azim ve gayretle hayat-memat savaşına, değişim ve dönüşümüne tanık oluyoruz.

Bu dönüşüm ve değişime- milli adat ve an’anelerine, hars ve kültürüne, şanlı mazisine ve dinine-   sanırım tüm dünya milletleri ve özellikle aynı hastalığın bulaştığı İslam ülkeleri büyük bir şeref ve ümirle, alkışlarla takip etmektedirler. İnancımız o dur ki, bu sağlam ve mümin bünye tekrar kendisine gelecek ve yeniden eski şanlı günlerine avdet edecektir.”La TeknetuMinRahmetillah” diyoruz.BU HUSUSTA RİVAYET VE MÜJDELERİN DE OLDUĞUNU HATIRLATMAK İSTERİM.

Bu bünyeye ard ve su-i  niyyetle vurulan ilk neşteri yani Osmanlı’nın adım adım nasıl değiştiğini yahut değiştirildiğini enfes bir üslupla anlatır Cemil Meriç. İnsafla ve iz’anla Batılılaşmaya kayıtsız şartsız taraf olanların bile hak vereceği tespitlerde bulunur.

Şöyle diyor:

Biz önceleri muzafferdik, galiptik, hâkimdik. Uzun süre bu durum değişmedi. Ama sonraları mağlup olmaya başladık. Bir kez mağlup olduk. Ardından bir kez daha… Sonra “Nerede hata yaptık?” sorusunu sorduk kendimize. Cenk meydanlarında kullandığımız araçları değiştirdik; kullandığımız yöntemleri de beraberinde. Olmadı!

Mağlup olan, önce mahkûm, sonra hayran olurdu. Kıyafetlerimizi değiştirdik, sonra evlerimizi, daha sonra da saraylarımızı. Ardından, Berlin’e, Paris’e evlatlarımızı gönderdik. “Öğrenip gelsinler, vatana millete hayırlı olsunlar” diyerek. Hayırlı olanları da oldu, ama çoğu muhalif oldu. (yani kendi tarihlerinden ve değerlerinden koptular, yabancılaştılar.) Onları yine Paris’e, Berlin’e gönderdik. Bu son gidişleri, öncekiler gibi diye değildi. Sürgün ettik.

Bir yandan bunlar olurken, bir yandan da evlatlarımızı yine Paris’ten, Berlin’den gelen mürebbiyelere emanet ettik. Uzaklardan gelenlerin açtıkları okullara gönderdik. Onların diliyle konuşmaya, yazmaya ve onların diliyle düşünmeye başladık. Yine bir şey değişmedi. Hâlâ mağluptuk.

Aradan zaman geçti ve sonra bir gün Londra’dan, Paris’ten, Roma’dan ve dahi Atina’dan insanlar geldi. Bu gelişlerinde ellerinde kalem de yoktu, kitap ta yoktu. Silah vardı. Berlin’den Sonders’leri (Çanakkale Cephesi’nin Başkomutanı, Alman General Mareşal Liman VonSanders) getirdik. Onları paşa yaptık. Dünyanın gördüğü ilk savaşta mağlup sayıldık.

Ardından biz, biz olduk. Mücadele ettik. Savaştık, savaştık, savaştık! Mustafalar savaştı, Mehmetler savaştı, Ahmetler savaştı.. Paris’ten, Roma’dan, Londra’dan ve dahi Atina’dan gelenler, geldikleri gibi gittiler.

Sonra aradan uzun, çok uzun yıllar geçti. Yine Roma’ya, yine Paris’e, yine Londra’ya gitmeye başladık. Neden? Çünkü zaman değişti, şartlar değişti, dünya değişti, biz değiştik.

Bugün Osmanlı torunları olarak çektiklerimiz miras yedi babalarımızın ektikleri ve yaptıklarının neticesidir. Ancak her kışın bir baharı ve her gecenin bir neharı vardır.

Son bir temenni;

Tarih mutlaka tekerrür edecek ve Osmanlı yeniden arz-ı endam edecektir. Avrupa’nın ve dahi yedi düvelin bunu hissetmesi ve bu yüzden dört bir taraftan “Haçlı Zihniyeti” ile karşı koymasından da bunu anlamak mümkün.

Ama artık çok geç.

İlahi irade tıkır tıkır işliyor.

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR

ÇOK OKUNANLAR