21 Ağustos 2017 Pazartesi
ROTA BURSA

Papa'nın ikinci büyük korkusu!

(Müslüman Göçmenler ve Avrupalı Müslümanlar)

Papa bir verdiği bir diyalogda kendisinde üç korkunun hâkim olduğunu söylemiş ve endişelerini uzun uzun dile getirmişti. Biz de bu korkulardan ilki olan “Egoizm ve Aile Parçalanması” üzerinde durmuştuk bir önceki makalemizde. Bu makalemizde ise ikinci korkusu olan “Müslüman Göçmenler ve Avrupalı Müslümanlar” üzerinde duracağız.

Papa, ikinci korkusunun; Afrika ve Arap Dünyasından gelen Müslüman göçmenler teşkil ettiğini ifade ediyor.

Bu durum Avrupa’nın ileride İslam Dünyasının bir parçası olma ihtimalini güçlendiriyor (Papanın kendi ifadesi). Belki son yıllarda Avrupa’da artan İslamofobia’nın arkasında Papa’nın bu korkusu, bu endişesi yatmaktadır.

Avrupa Birliği’ndeki Müslüman Topluluklar

Avrupa Birliği’nde yaşayan Müslümanlara yönelik (Ayrımcılık ve İslamofobi) bir rapor Avrupa Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığını İzleme Merkezi (EUMC) tarafından yayınlandı.

Bu rapor; AB’deki Müslümanlara yönelik ayrımcılığın ve İslamofobi olaylarının kapsamı ve niteliği hakkında elimizde bulunan verileri ve bilgileri incelemektedir. Bu raporda Avrupalı Müslümanlara yönelik yapılan ayrımcılığın; çalışma şartları, eğitim, barınma, islamofobi, siyasi, politik muameleler  kanıtları, göçmenler ve azınlıklar için sosyal bütünleşme ve katılım politikaları uygulanması, Müslümanların kamu hayatına, medya…vb hususlarda AB’deki Müslümanlarla yapılan detaylı mülakatlara dayanan, “Ayrımcılık ve İslamofobi Algıları” hakkındaki bir çalışmayı içeren ayrıntılı bir rapordur:

“Bu raporda mevcut demografik istatistikler Avrupa Birliği’nde ikamet eden Müslümanların sayısı hakkında yalnızca tahmini rakamlar sunmaktadır. Resmi hesaplara ve STK tahminlerine dayanan en ihtiyatlı rakam yaklaşık 13 milyon olup, AB’nin toplam nüfusunun %3,5’ine karşılık gelmektedir.

Müslümanlar, AB toplumunun ikinci en büyük dini grubunu oluşturmaktadır. AB’de yaşayan Müslümanlar farklı etnik kökenler, diller, dünyevi ve dinsel eğilimler, kültürel gelenekler ve politik görüşlerden oluşan çok çeşitli bir karışımdır. Avrupa Birliği’nin Müslüman nüfusları arasında en yaygın olanlar Türkiye, Kuzey Afrika, Orta Doğu, Pakistan, Bangladeş ve eski Yugoslavya’dan gelen Müslümanlardır. Bunların önemli bir kısmı AB vatandaşıdır. AB’de ikamet eden bazı Müslümanların yaşadıkları ülkede uzun bir geçmişi bulunmaktadır.

Avrupalılar ile Müslümanlar arasında ikili ilişkiler bağlamında Müslüman topluma yönelik önyargılar ile korkuları azaltmak ve Müslüman örgütler ile çoğunluğun temsilcileri arasında önemli bir tartışma ortamı geliştirmek olan, bir dizi ‘İslam Forumu’ oluşturulmuştur. Bunların resmi bir statüsü bulunmamaktadır. STK faaliyetleri kapsamında yapılan çalışmalardır.

Meselâ; Britanya’da, Müslüman, Yahudi ve Hıristiyan liderler şu anda ulusal ve yerel politikacılarla konferanslar, seminerler ve toplantılar düzenleyen Üç Din Forumu’nu oluşturmuştur.

Lüksemburg’da Eğitim Bakanlığı son sene öğrencilerine, dinler arası diyaloga

Odaklanan ve Hıristiyanlık dışındaki dinlerin insani değerlerini anlatan “instruction religieuse et morale” konulu bir ders verilmesine karar vermiştir.

Rotterdam’da, belediye bir İslami örgütler platformu olan SPIOR’a mali destek

sağlamaktadır. 1990 yılında kurulmuş olan örgüt şehirdeki Müslümanların yararlarını gözetmekte olup, sekiz etnik toplumdan kadın ve gençlik örgütlerine kadar değişen 42 örgütü temsil etmektedir. Yakın geçmişte, önemli bir diğer amaç da Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar arasında karşılıklı anlayışı geliştirmek olmuştur.

Rotterdam konseyi Şubat ve Nisan 2005 arasında dokuz ‘İslam Oturumu’ düzenlemiştir. Bu oturumlar sırasında, İslam’la ilgili olarak yeni camilerin minarelerinin yüksekliğinden eğitime ve ekonomik duruma kadar bir dizi konu tartışılmıştır.

Britanya’da, bazı yerel devlet makamları Müslüman öğrencilerin dinsel ve kültürel ihtiyaçlarının karşılanması hakkında yazılı kılavuz ilkeler geliştirmiştir.” Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, gösterilen birçok zorluklara ve katı mutaassıbbane tepkilere rağmen Müslümanların yerel yöneticilerle ve yerli halkla her geçen gün ilişkileri ve irtibatları daha iyiye doğru gitmektedir. Zira istatistikler bunu söylüyor. Son yıllarda bu samimi ilişkiler ve irtibatlar sonucu Batılıların Müslümanlarla olan diyalog ve ilişkileri ve bu ilişkilere bağlı olarak Müslüman olan batılıların sayısı bunun açık bir delilidir. Daha bu Cumartesi günü (17 Mart 2012) BUTTİM kitap fuarında yazar Süleyman Kösmene’nin ifadesiyle Belçika’dan gelen bir kardeşimiz; Belçika’da fevkalade büyük bir Kilise’nin biz Müslümanlara satışı ile ilgili bir teklif Kilise yetkililerince geldiğini söyledi. Bize artık cemaatimiz kalmadı. Çoktandır kapalıydı. Satış kararını aldık. Fakat başka bir amaç için kullanılacağına hiç olmazsa Müslümanlara verelim. Yine ibadethane olarak kalmaya devam eder, diye kilise yetkilileri olarak kendi aramızda kara verdik. Size en uygun fiyatla vermek istiyoruz, diye biz Türk derneklerine bir teklifle geldi kilisenin papazı. Biz de şu an bunun satın alınması ile ilgili toplantılarımızı yapıyoruz. İnşallah en kısa zamanda satın alarak Belçika’nın en büyük kilisesini camiye döndüreceğiz, dedi.

Evet, mutlaka Papa’nın korktuğu başına gelecek. Zira Fıtrat yalan söylemez de ondan.  Kâinatta her şey kemal noktasına doğru ilerliyor, olgunlaşıp gelişiyor. Elbette ki insanoğlu bu gelişimden hariç tutulmamıştır. İlk çağ, orta çağ, yeniçağ ve yakın çağı geçiren insanlık âlemi bilgi çağını da yaşayacak ve bu tekâmül yürüyüşünde ilerlemeye devam edip “eşref-i mahlûkat ” madalyasını eninde sonunda alacaktır.

Bu madalya da sadece ve sadece İslâm’ın huzur ve mutluluk bahşeden prensipleri ile bezenmiş “saadet sarayındadır”.

Evet, insanı yaratan onun saadet ve mutluluk reçetesini indirdiği semavî kitaplarda belirtmiştir. Adeta ilaç’ın yanındaki “prospektüsü” gibi insanın her iki dünya saadetini sağlayan “prospektüsü” en son kitap olan Kur’an-ı Kerim’de ve en son din olan İslâmiyet’te prensipler halinde yazılmıştır. Ve bu prensiplerin en güzel şekilde uygulamasını çok sevdiği “sevgilisi” olan Habib-i Ekrem’inde örnek olarak insanlara göstermiştir.

Meselâ; “Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Hakim’de “Ve inneke Le ala Hulukiyn Aziym” (Ve hiç şüphesiz sen büyük bir ahlâk üzeresin. Kalem Sûresi: 4 ) ferman eder. Sahih rivayetlerde ifade edilmektedir ki, Hazret-i Aişe-i Sıddîka (r.a) gibi Sahabe-i Güzîn (seçkin sahabeler) Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselamı tarif ettikleri zaman, “Hulukuhul Kur’an” diye tarif ediyorlardı. Yani “Kur’an’ın beyan ettiği güzel ahlakın misali, örneği, Muhammed Aleyhisselatü Vesselamdır. Ve o (Kur’an’ın emir ve tavsiye ettiği) güzellikleri, iyilikleri en ziyade imtisal eden, uygulayan ve fıtraten o iyilik ve güzellikler üzerine yaratılan odur.”

İşte böyle bir Zatın fiilleri, halleri, sözleri, tavırları, hareketleri ve davranışlarının her birisi insanlara birer model hükmüne geçmeye layık iken, ona iman eden ve ümmetinden olan gafillerin ne kadar bedbaht olduğunu divaneler de anlar. Sonuçta İnsanlara örnek ve model olan Hz. Peygamberin ahlakını insanoğlu kendi huzuru, refahı, saadeti ve mutluluğu için örnek almak zorundadır. Zira mutluluğun yegane ilacı bu ilahi prensiplerdedir.

Binaen aleyh beşer, rahat ve huzur içinde bir yaşam sürmek istiyorsa “Fıtrat Dini” olan İslâmiyet’i benimsemek ve kabul edip tatbik etmek zorundadır. Çünkü yaratıcı saadet reçetesini böyle yazmıştır.

Fen ve bilimin merkezi olan,  aklın hâkim olduğu Avrupa ve Hıristiyan âlemi, fen, bilim ve sanatta ilerleme kaydettiği süreçte ki, bu ilerleyiş onu “Fıtrat Dini” olan İslamiyet’e götüreceğine dair hiçbir şüphemiz yoktur.

Çünkü Kur’an’ Mu’cizü’l Beyan; hak ve hakikat olan ilimlerin ve fenlerin doğru hedeflerini ve dünyevi, uhrevi kemalatı ve saadetleri açıkça gösteriyor; Hem pek çok büyük teşviklerle, insanları onlara sevk ediyor. Hem öyle bir tarzda sev keder, teşvik eder ki, o tarz ile şöyle anlattırıyor:

“Ey insan! Şu kâinatın yaratılmasının en büyük maksadı ve gayesi, yaratıcının kendisini nakışlarıyla, eserleriyle göstermesine mukabil, insanın geniş bir ibadetle onu tanıdığını bildirmesidir. Ve insanın asıl gayesi de, o ubudiyete ilimlerle, medeniyet sahasında terakki edip gelişerek, olgunlaşarak, kemale ererek yetişmektir. Ve Kur’an bunu öyle bir surette ifade  ediyor ki, o ifade ile  şöyle işaret eder  ki: “ Elbette insanlık alemi, ahir vakitte, son zamanlarda  ulum ve fünûna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise ilmin eline geçecektir.”

Papa’nın da insanlık âleminin büyük bir değişim ve dönüşüm geçireceğinden bir şüphesi olmadığını görüyoruz. Zaten ahir zamandan haber veren Hadis-i Şeriflerde de ayrıca Hz. Peygamber Hıristiyan âleminde bu değişikliklerin olacağına dair birçok işaretlerde bulunmuştur.

Netice-i kelam; Gerek Kur’an-ı Kerim’deki ifadelerden ve gerekse Hazret-i Peygamberimizin işaretlerinden ve gerekse dünya konjonktüründeki değişimlerden ve gidişattan anlıyoruz ki, er geç Hıristiyanlık safileşecek, arınacak ve hakiki medeniyet olan İslamiyet’le müşerref olacaktır.

 

 

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR