Patrik Gregorius, Kürt Meselesi ve Kur’an Eczanesi!

Hani, Nasreddin Hoca bir gün eşeğe binmiş, deh demiş, eşek gitmemiş. Yine dehlenmiş, fakat nafile! Eşek yerinden bile oynamamış. Hoca bir türlü eşeği yürütememiş. Kafası bozulan Hoca, eşeğin başına sopayı indirmiş. Arkadan bir ses duyulmuş. Hoca, Allah, Allah! Ben nereye vurdum, ses nereden gelmiş, diye hayret etmiş.

İşte, ülkemizde Kürt meselesiyle ilgilenenlerin durumu bence, bundan pek farklı değil. Zira etkin ve yetkin makamda bulunanların bugüne kadar ki, tavırlarını ve meseleye yaklışımını, ben buna benzetiyorum. Hep sesin çıktığı yer ile ilgilenilmiş. Bütün tutumlar, yaklaşımlar, alınan tavırlar, atılan adımlar bu politikaya odaklanmış. Kimse beyinle, meseleyi doğuran zeminle pek yeterince ilgilen(e)memiş, yahut ilgilendiriltmemiş. Belki de “Tanzimat” tan bu yana oluşmuş olan “Resmi Politika”ya ters düştüğünden hükümetler, bu kulvarda yürüme cesaretini gösterememişler. Gerçekten de bu vadide yürümek cesaret ister, fedakârlık ister, hamiyet ister.  Bir parça da hayatı rüşvet ister. Çünkü, geçenlerde İstanbul Milletvekili Yalçın Akdoğan’ın da dediği gibi; her tarafı mayınlarla, tehliklerle, haydutlarla, şakilerle çevrilmiş, ucunda ölüm kokusu bulunan bir yoldur bu yol.

Bana göre bu ülkedeki Kürt probleminin temelinde,  “Tanzimat”la birlikte atılan “şuursuz ve ölçüsüz bir Batılılaşma” siyaseti hareketinden kaynaklanmaktadır. Yanlış siyasetin ısrarla takip ettiği “Batı’nın körü körüne taklit edilmesi” ve “İslâm kültürüne sırt çevrilmesi” bizi bugünkü vahim noktaya getirmiştir. Fakat ne hazindir ki, hala bazı siyaset adamları, hatayı farketmek şöyle dursun, hatada (siyaset) ısrar etmekte olduklarını görüyoruz. Bunca candan ve maldan (630 milyar dolar harcandığı yetkili ağızlarca telaffuz edilmektedir) sonra,  artık bu oyunun farkına varılmalıdır.

Aşığıda vereceğimiz vesika da gösteriyor ki;  -Nasreddin Hocanın da dikkat çektiği gibi- artık çözümü sesin çıktığı yerin dışında aramalıyız, farketmeliyiz ve terörü besleyen kaynağı kökünden kurutmalıyız.

Çok umutluyum, bu defa. Kanatimce hükümet meselenin can damarını farketmiştir. Kararlıdır, azimlidir, inançlıdır, imanlıdır. Atacağı cesaretli adımlarla problemi çözecektir.

Bence problemin kilidi, olayın çözümü,  şu asılan Patrik Gregorius’un Rus Çarı Alaksandr’a yazdığı meşhur mektupta saklıdır. Gregorius’un; Türkleri, dünya hayat-ı siyasiye ve askeriyesinde korkulacak bir mevcudiyet halinden çıkarmak, hatta müstakil bir millet olabilmekten mahrum edecekçok şayan-ı dikkat tavsiyelerine, daha önceki makalelerimizde temas etmiştik. Mektub ; “Türkleri maddeden ezmenin ve yıkmanın yolu dinlerine olan bağlarını kesmekten ve ahlaklarını bozmaktan geçer, bunun da en kısa yolu an’anat-ı milliye ve maneviyelerine uymayan harici fikirlere ve hareketlere onları alıştırmaktır”, diye habisane tavsiyeler içermektedir.

Bu mektup Hrıstiyan âleminin Türklere karşı beslediği emellerin somut bir belgesidir. Geriye dönüp baktığımızda Batı’dan gelen her hareketin bu hedefe yönelik olduğunu görmemek için çok saf olmak gerekir. Zaten bu mektubu hatıratında yayınlayan, Sultan Aziz’in saltanatı sırasında, Rusya’nın İstanbul’da büyükelçi olarak bulundurduğu, Osmanlı Devletinin başına bir çok gaileler çıkarmak için vasıta olarak kullandığı Genaral İgnatiyef, bu ibretverici mektup (vesika) hakkında hatıratında diyor ki: Benim Osmanlı Devleti nezdinde vazifede olduğum esnada bu teşhisler tamamen isabetli tecelli etti.” Yani oyun bir bir sahneye konulmuş. Bugün menfi ırkçılık denilen, kavmiyetçilik denilen, dini ve harsi değerleri inkar üzerine kurulan ve maarif üzerinden ekilen  bu belanın nereden ve ne maksatla Osmanlı vücuduna enjekte edildiği anlaşılıyor değil mi?

Nasıl ki Arap milliyetçiliğini Beyrut’taki “Amerikan Protestan Üniversitesi”nin zehirlediği Arap aydınları yaptıysa, aynı parçalayıcı işi İstanbul’da Amerikalı misyonerler tarafından kurulan “Robert kolej” yapmıştır. İlk habis tohumlar eğitim kanalıyla atılmıştır. Açılan okullarda okutulan kitaplar ve müfredat tamamen bu doğrultuda hazırlandığını görüyoruz. Batıcılık adı altında bunları örnek alan Türk okulları da maalesef aynı müfredatı iktibas etmiştir. Burada Akif’in aktardığı şu hadise her şeyi apaçık ortaya koymaktadır:

“Lehistanlı Müslüman zengin bir tüccar, çocuğunu İstanbul’da okutmak istiyor. Çocuğun Ruslaşmasını istemiyor ve Müslümanca bir eğitim almasını istiyor. Önce “Mekteb-i Sultaniye”ye gitmiş, eline Fransızca yazılı bir program sunmuşlar. Başka bir mektep yok mu demiş?  Robert Koleji göstermişler, gitmiş. Orada okul hakkında malumat alırken mabede benzer bir yapı dikkatini çekmiş! Sorduğunda; Kilisedir, şu kürsüye her hafta bir Protestan papazı çıkarak talebeye vaaz eder, demişler. Vaazı dinlemek mecburi midir, diye sorar. Evet, derler. Talebeler içinde Müslüman yok mu? Seksen kişi vardır, derler. Çok şey! Müslüman çocukları Protestan papazın vaazında bulunsunlar, hem de mecburen bulunsunlar, nasıl olur! Lakin Rusya mektepleri buradan çok iyi imiş. Onlar Müslüman talebeyi papazların verdiği vaazlarda, din derslerinde hazır bulundurmak şöyle dursun, talebe kendiliğinden girmek istese bile menederler.” diyerek, çocuğunu hayıflanarak geri götürmüş. (M.Akif Külliyatı Cilt 5)

Osmanlı’nın payitahtında bunu yapanlar, hain kolları ile dört bir tarafta aynı mahut planlarını sahnelemekten geri kalmamışlar. Arapların fikir merkezi sayılan Beyrut’ta açtıkları okullarda (Amerikan Üniversitesinde, Suriye Protestan Kolej’inde) öyle bir ders ve müfredat veriyorlar ki, tesiri bütün Orta Doğu’da çabucak hissedildi. Beyrut Amerikan Ünivesitesi dünyada küfrün en şöhretli ocaklarından birisi haline gelmişti. Burada okuyan çocuklar, “son sınıfa gelen talebeler hemen hemen hepsi kendi dinlerine karşı ateşli bir münkir kesildiler. Hepsinden daha fenası bu zehirlenen gençler, nesiller boyunca Arap dünyasının liderliğini yaptılar”. (Meryem Cemile) İşte bugün, Arap liderleri ile halkın arasında oluşan derin uçurumun altında yatan ana sebep budur.

Aynı oyunun Türk vizyonuna baktığımızda takır takır işlediğini ve bana göre hala işlemeye devam ettiğini görüyoruz. Oyunun farkına varanların attıkları adımlar, çeşitli bahanelerle önleri kesilmeye çalışılıyor.  Şimdi okullarda Hazret-i Peygamberin Hayatı, Kur’an-ı Kerim dersinin, Din Dersinin yer almasının neden önemli olduğu anlaşılıyor değil mi? Siz bu toprakları besleyen bağı keserseniz ve yerine Batı müfredatını verirseniz elbette yetişen nesil Kürtçü de kesilir, ırkçı da kesilir.

Çare:  Patrik Gregorius’un mektubunda dikkat çektiği hususları yeniden ihya etmek, inşa etmekten geçer. An’anat-ı milliye ve maneviyenin tohumlarını yeniden filizlendirmek. Tahrip edilen yerleri tekrar onarmak. Yani kurtuluş; düştüğümüz yerden, yeniden ayağa kalkmaktadır. Bilhassa maarifle tahrip edilen bu milletin yegâne halas çaresi; Maarifte Batının bilim, fen ve teknolojisi ile beraber,  kendi örf, adet ve kültürümüzü tedris edecek bir eğitim sistemini hayata geçrimektedir.

Çare: Bediüzzaman’ın şu ifadelerindedir: “…Kur’an’ın sabahında uyanınız. Yoksa, Kur’an-ı Kerim’in güneşinden gözlerinizi kapatarak gaflet sahrasında yatmakla, vahşet ve gaflet sizi yağma edip perişan edecektir. Kur’an’ın mecrasından ayrılarak, birleşmeyen su damlaları (Türk, Kürt, Laz, Çerkes…vb) gibi, toprağa düşmeyiniz. Yoksa toprak gibi, sefahat ve şehvet-i medeniye sizi emerek yutacaktır. Birleşen su damlaları gibi, Kur’an-ı Kerim’in saadet ve selamet mecrasında ittihat ederek, sefahat ve rezalet-i medeniyeyi süpürüp, bu vatana ab-ı hayat olan hakikat-i islamiye sularını akıtınız. O hakikat-i islamiye suları ile bu topraklarda iman ziyası altında hakiki medeniyetin fen ve sanat çiçekleri açacak, bu vatan maddi ve manevi saadetler içinde gül ve gülistana dönecektir, inşallah.”

Evet, yukarıdaki ifadeleri,  “Kürt meselesi “ açısından, vicdan ve kalp terazinde tartmanın zamanı bu zamandır. Yöneticilerimize bu teraziyi korkmadan ve çekinmeden kullanmalarını salık veriyoruz. Sağlık ve şifa Kur’an eczanesinde mevcuttur.

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR