Limak Elektrik

Sıra Bizim İlahiyatçılarımızda!

Rönesans’ın perde arkasını araladığımızda karşımıza dikkat çekici simalar çıktığını görüyoruz. Bu simaların dünyaya yeni bir ruh ve anlayış kattığını hayranlıkla okur ve izleriz. Dünyanın demokrasi çıtasının artırılmasında ve medeniyet kriterlerinin yükselmesinde bunların hayli etkileri olduğu erbabınca bilinmektedir. Farklı mekan ve zamanlarda yaşamalarına rağmen temel referanslarının da semavi kitaplar olduğunu bu kişilerin tarihçe-i hayatlarından anlaşılmaktadır. Meselâ; Desiderius Erasmus (1466-1536) rahiptir. Glovani Pico (1463-1494) dindar bir filozoftur. Lorenzo Valla rahiptir. Martin Luther (1483-1546) papazdır. Richard Hooker (1554-1600) Kilise hukukçusudur.Thomas Bilney papazdır. John Calvin rahiptir. Volter Travers dini liderdir. Jaques Benique Bossuet vaizdir. Theodore Beza, İgnatius Loyola, Lissing, İmmanuel Kant, Pascal, Montaigne, Pierre Bayle, Voltaire, Denis Didero, Galile, Descartes, Johne Locke, Joseph Granville, Spinoza, Newton, Bossuet, Aziz Augustine, Aziz Pavlos, Francesco Petrarca, John Milton, John  Colet, Jean Bodin…

Tarihte iz bırakmış bu şahsiyetlerin ortak özelliği; tümünün ilahiyat orijinli, rahip, papaz, cizvitçi, vaiz, pürüten ve evanjelist olduğudur. Karanlık bir avrupa’da rönesansı doğurmalarıdır. Batı’nın aydınlanmasında projeksiyonu tutmalarıdır. Kısacası Batı’nın bugünkü merhaleye ulaşmasının en büyük payandasının din olduğu bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Batı’da insancı düşünce adım adım mesafe kaddederek bugünkü noktaya işte yukarıda bir kısmını zikrettiğimiz din orijinli bu kişiler sayesinde ulaşmıştır. Bunlar müthiş mücadeleler vermiş, büyük zorluklardan geçmiş, hatta ve hatta engizisyon mahkemelerinde yargılanmış ve daha bir çok eziyet ve gayretlerden sonra bugünkü neticeye ve başarıya ulaşıldığını görüyoruz.

İşte Avrupada bilhassa Rönesans akımında beşere yol gösteren şahsiyetlerin hayatlarına, eğitim ve mesleklerine baktığımızda özellikle şu husus çok net bir şekilde ortaya çıkmaktadır: ‘’bütün medeniyet, terakki ve kemâlat umdeleri (kriterleri), semavi dinler ve peygamberler eliyle gelmiştir. Medeniyetteki güzellikler Hıristiyanların ve Avrupa’nın malı değildir.’’ Belki de medeniyet-i hazıra bütün insanlığın, hatta cinlerin de netice-i efkarlarıdır.’’(Asar-ı Bediiyye/RNK) 

Peki ya bizim ilahiyatçılarımız bu kulvarda nasıl bir mesafe almışlar? İslam alemindeki çıtanın yüksekliği nekadardır? Ve bizimkilerin buna katkıları ne olmuştur? İşte bu soruların cevabına bugün daha çok muhtacız. Burada hakikaten bizimkilerin külahını önüne koyup kendilerini hesaba çekmeleri ve bir vicdan muhasebesi yapmaları zamanı gelmiştir diye düşünüyorum. Doğuda Arap baharı, Türk baharı diye bir hava toplumun önüne gelmişken ve ülkemizde de yeni bir anayasa çalışmaları halkın gündemine getirilmişken, akademik kadroların hiç bir şeyin etkisinde kalmadan islamın güzelliklerini, ferde ve topluma hayat bahşeden hakikatlerini, tüm insanlığı kucaklayan şefkatini, husumet ve taassubu tokatlayan umdelerini, insanı herşeyden kıymetli ve üstün gören bakışını, sevgisini ve hazır medeniyetteki bütün mehasin ve güzelliklerin İslamiyetin öz be öz malı olduğunu bütün dünyaya göstermek zamanıdır diyerek, cesaretle öne çıkıp yüksek sesle ilan etmeleri gerekmiyor mu? Artık zamanı geldi; hakiki medeniyet islamiyettir, İslamiyetsiz medeniyet topluma meşakkat ve şekavet vermiş, huzur ve mutluluk değil, kan ve göz yaşı hediye etmiştir, beşerin istirahatını yerle bir etmiştir, İslamiyet insaniyet-i kübra ve ondan çıkan medeniyet de insaniyet-i suğradır, deyip harekete geçmeleri gerekmiyor mu islam münevverlerinin?

 Bakınız islamiyetten yoksun medeniyet topluma sadece azap pompalamaktadır. Zira islamla barışık olmayan hasım medeniyet, mimsiz medeniyet olup azınlığı çoğunluğa hakim, yüzde seksenini fakir ve sefil kılmıştır. Sermayeyi cüzi bir avuç azınlığın elinde toplamış, merhamet ve şefkat duygularını yok etmiştir. Yukarı tabakadan aşağıya istibdat ve tahakküm balyozlarını indirmiş, zaif ve fakirleri ayak altında ölüme mahkum kılmıştır.

Demek ki, ‘’Avrupa medeniyeti fazilet,  hak ve hüda üzerine tesis edilmediğine bedel, heves ve heva, rekabet ve tahakküm üzerine bina edildiğinden, şimdiye kadar medeniyetin günahları, kötülükleri iyiliklerine galip gelip, seyyiatı hasenatına racih gelmekle, beşer iki dünya savaşı ile iki dehşetli tokat yiyip, o günahkar medeniyeti yerle bir edip öyle bir kustu ki; yeryüzünü kanla bulaştırdı.’’(Asar-ı Bediyye).  Hala kan kusturmaya, dehşet ve vahşet saçmaya –bilhassa müslüman ülkelerde-  devam etmektedir.

Avrupa medeniyeti fasit ve yanlış esaslar üzerine bina edilmiş olduğu için, yani diyanetsizlik Avrupa medeniyetinin iç yüzünü öyle karıştırmış ki; her tarafta ayrılık, şer ve fesat tohumlarını ve ihtilal komitelerini doğurmuş; eğer İslamın hakikatlerine, adalet ve hukukuna iltica edilmezse, sığınılmazsa  bu şer ve ihtilal şebekeleri, bu fırak-ı fesadiye, onların alem-i medeniyetlerini de paramparça edecek, bu yangın onların da medeniyetini zir u zeber edecektir. İslamı dışlayan Batı medeniyeti ne yaparsa yapsın ondan gerek kendisine ve gerekse de  insanlık alemine rahat ve huzur gelmeyecektir.

Bu nedenle; Batı medeniyetinin bir istihaleye, bir ayıklanmaya şiddetle ihtiyacı vardır. O halde burada ilahiyatçılarımız başta olmak üzere şu medeniyet işinde Japonlar gibi davranmak dünyanın sulhu, barışı ve refahı için elzemdir; Japonlar Avrupa’dan medeniyetin iyiliklerini ve mehasinlerini alırken kendi kültür ve milli ahlakını muhafaza ettiler. Binaenaleyh, Avrupa medeniyetine el atıp, fen, sanayi ve terakkiye medar noktaları alıp, günahlarını, kötü ahlak ve yaşantılarını, insanı hayvan derekesine indiren adet ve yaşamlarını ayıklamalı ve semavi dinlerin özü olan islamda kıvam noktasına ulaşan adalet, şefkat ve muhabbeti yerine ikame etmeliyiz.

Beşerin saadeti ve selameti islamın yüksek ahlakında ve ef’alinde münderiçtir. Avrupa dahil, tüm insanlık bu huzur ve selamet arayışında eninde sonunda ‘’hakaik-i islamiye ile buluşacak ve beşer yeryüzünde düşmüş olduğu hayvandan daha aşağı olan acınacak esfel-i safilin derekesinden kurtulacak ve yeryüzü islam hakikatleri ile temizlenecek ve böylelikle dünya barışı da sağlanmış olacaktır. Böyle olacağını kıştan sonra bahar, geceden sonra sabak kat’iyetinde inanıyor, Allahın rahmetinden ümid ediyor ve bekliyoruz.

O halde haydi iş başına diyoruz. İslam güneşinin önünü kaplayan kara bulutları ve manileri ortadan kaldırmalı, güneşi tüm güzelliği ile ortaya çıkarmalıyız. İnsanlığın ve dünyamızın şiddetle buna ihtiyacı vardır. 

Not: İstanbul İlim ve Kültür Vakfı tarafından geleneksel hale getirilen Risale-i Nur sempozyumlarının bu yıl 10.su düzenleniyor.
Sempozyum; Risale-i Nur Penceresinden “Hakikat Arayışında Nübüvvetin Yeri ve Rolü,” temasıyla gerçekleştirilecek.
Risale-i Nur üzerine araştırma yapan yerli-yabancı birçok araştırmacı ve akademisyeni ağırlayacak olan etkinlik, 22 Eylül Pazar günü, Sinan Erdem Spor Salonu’nda başladı.
23-24 Eylül 2013 tarihlerinde ise iki gün boyunca Türkçe-İngilizce-Arapça olarak yapılacak tebliğlerle, Yeşilköy Wow Otelde devam edecek.
Üç gün sürecek olan sempozyum boyunca, dünyanın dört bir yanından gönderilen 400 tebliğ arasından seçilen 96 tebliğ sunulacak ve müzakere edilecek.

İşte yazımızda üzerinde durduğumuz husus budur. İnsanlık aleminin muhtaç olduğu ahlak-ı Nebi’yi konu edinen bu adımlar, bu girişimler inşaallah iş başına geçtiğimizin en önemli kanıtıdır. Hayırlara vesile olması duasıyla.  

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR