Limak Elektrik

Tahrip Kolay, tamir Zordur!

Bu ülkede hangi nedenden kaynaklanırsa kaynaklansın ortada kangren hale gelmiş bir PKK belası ve terörü vardır. Ve bu ülkenin gelişimine, refahına, zenginliğine, kardeşliğine, demokrasisine darbe vurmakta, ayak bağı olmaktadır. Kanser hastalığı gibi gittikçe vücudu sarmakta, varlıklarımızı, ekonomimizi kemirmekte ve nihayet sabrımızı da taşırmaktadır. Eğer bu dert, bu bela çözülmezse sonunda aklımızı da dumura uğratıp, hissi ve fevri hareketlere sevk ederek bu ülkenin geleceğine ve istikbaline maddeten ve manen çok büyük zararlar verecektir. Tahrip kolaydır. Tamir zordur. Bu tahribat 600-700 yıl boyunca pekişmiş ve et-tırnak gibi kaynaşmış Kürt-Türk kardeşlik ve beraberlik yapısını bir anda yıkacak, parçalayacaktır.

Öncelikle; teşhis ve tedavi çok önemlidir. Zira yanlış bir teşhis üzerine kurulan tedavi, hastalığı daha da azıtır ve vücudun diğer organlarına sıçratır. Bu nedenle bugüne kadar (1980 ihtilalından sonra)  yapılanları buna benzetiyorum. Pansuman tedbirlerle çare bulmaya veyahut günü kotarmaya çalışmışız. Yani meşhur deyimiyle “idare-i maslahat” gütmüşüz.

Fakat hakikaten kalbi ve vicdanı, Allah ve vatan sevgisi ile dolu insanların, artık yüksek sesle hakikatleri söylemeleri zamanı gelmiştir diye düşünüyorum. Hiçbir menfaat ve şahsi düşünce ve kişisel/ideolojik bakış bunun önüne geçmemelidir. Hatta bazı önemli, değerli ve seçkin kişilere ve kesimlere, aleyhine bile olsa ‘Hakkın Hatırı Âlidir, Hiçbir Hatıra Feda Edilmez’ prensibini hatırlatmak isterim. Zira gün fedakârlık günüdür. Gün, Hakkın korkmadan söylenileceği gündür. Gün, milletimizin menfaati ve selameti için şahsi enaniyet ve gururun eritilmesi günüdür.

Toplumsal yaşamda, devletlerin hayatında benzer olayların tarih boyunca geçmişte de cereyan ettiğini görmek mümkün…

Bakınız, yakın tarihte “Ermeni Tehciri” diye bir olayı yaşadık. Düşüncede doğru ama uygulamada bazı kişilerin yanlış hareketleri yüzünden, uluslar arası ilişkilerde daima başımızı ağrıtan ve ülkemize büyük engeller çıkaran bir çıban, bir illet (Ermeni katliamı ithamı)  ile millet olarak karşı karşıya geldik. Aradan yaklaşık bir yüzyıl geçmesine rağmen bu belâ ülkemizin başını ağrıtmaya devam ediyor. Millet olarak da bunun sıkıntılarını yaşıyoruz.

Oysa ki, haklı olarak Başbakan; “bana ecdadımın bir soykırım yaptığını iddia edemezsiniz, zira bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Çünkü bir din ki, ‘karıncayı bile incitemezsiniz, gayr-ı müslimin hukukunu zerre miskal ihlal edemezsiniz’, diyorsa ve bunu, tarihi boyunca titizlikle tatbik ediyorsa - ki belki de Müslümanlığın üç kıtada yayılmasının en önemli bir nedeni de İslam’ın bu adalet, müsavat ve hürriyet anlayışındandır- böyle bir dinin mensupları olan ecdadı ve yeryüzüne ilahi adaleti, ila-y-ı kelimetullahı yaymayı dava ve gaye edinmiş bir devleti (Osmanlı), soykırımla itham etmek zerre miskal akıl ve insafla bağdaşmaz. Katliam iddiası mazisi vahşet ve katliamla dolu Batı’nın bize attığı çamurlardan, iftiradan öte bir şey değildir.

Evet, Soykırım ve katliam olmuş ama Müslümanlara bu yapılmış, yoksa Müslümanlar hiçbir zaman kendileri Allah’ın en büyük günah saydığı böyle bir fiili işlememişlerdir ve işleyemezler. Tarih serapa buna şahittir.

Bizi katliam ve barbarlıkla itham eden ikiyüzlü Batının yakın mazisine baktığımızda kimin vahşi ve barbar olduğu açıkça görülecektir:

“Almanların 1891’de Batı Afrika`da Namibyalılara (Namibya Katliamı) uyguladığı soykırımda yaklaşık 132 bin yerliden geriye 15 bini sağ kalabildi.”

“Yine Almanlar; 1933-45 yıllarında mükemmel Alman ırkını yaratmak hedefiyle diğer milletlerden (Yahudi Katliamı) 21 milyon insanı topluca kurşuna dizdiler.”

“Japonya`nın Hiroşima ve Nagazaki (Katiamı)kentlerine atılan atom bombaları sonucu 135 bin kişi öldü”.

“Amerikalılar ve İngilizler, Almanlar`ın savaşı kaybetmelerinin ardından, Dresden (Katiamı) kentine sığınan Alman göçmenlerin üzerine 3 gün süreyle havadan bomba yağdırdılar. Savunmasız insanların sığındığı Dresden kentine intikam amacıyla uygulanan bombardıman sırasında 3 bin 900 ton tahrip gücü yüksek bomba ve 200 bin napalm bombası atıldı. Bu yok etme harekâtında çoğunluğu çocuk ve kadınların oluşturduğu 200 bin kişi öldü.”

“ABD önderliğindeki koalisyon güçlerinin işgali altındaki Irak`ın Felluce (Katiamı) kentinde 1 milyon 500 sivilin sokaklarda öldürülüp çürümeye terk edildi.”

“Ve yine yakın tarihte Ermeni Çetnik milislerin işledikleri Hocalı katliamı”,

“1992 - 1995 yılları arasında Bosna Savaşı sırasında özellikle Sırplar tarafından Boşnaklara karşı Bosna-Hersek topraklarında yapılmış Bosna Soykırımı, Srebrenitza Katliamı”.

Bunlar sadece bir çırpıda akla gelenler, geçmişi vahşi katliamlarla dolu olan Batı için söylenecek tek söz; Zalimler için yaşasın cehennem, diyoruz) habbeyi kubbe yaparak dünya kamuoyunu aldatarak habire ‘Tehcir ‘ olayını (soykırım yapılmış gibi göstererek) temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze sürmeleri işte suçluluk psikolojisindendir. Bugün itibariyle dünya genelinde içinde Kanada, Arjantin, Almanya, Hollanda, Fransa, İtalya, Rusya olmak üzere 19 ülke ve Avrupa Parlamentosu’nda ‘Soykırım Tasarısı’ resmen kabul edilerek hayata geçirilmiştir. (bu ittifak, küfür bir millettir, hükmünün teyididir.)

Bu nedenle şarkta devlet adına hareket edenlerin çok dikkatli olmaları, fevri hareketlere ve yanlış değerlendirilmelere müsait davranışlardan azami çekinmelidirler.  Devlet adına hareket eden yetkililer, münafık Batının habbeyi kubbe yaparak, en ufak bir yanlışı ve hatayı aradan yüzyıl da geçse önümüze çıkarıp dünya kamuoyunu aldatma ihtimalini göz önünde bulundurmalıdır. 

Bugün Ermeni katliamına benzer bir sahneyi, aynı eller farklı bir kimlikle, Doğu Anadolu’da ‘Kürt’ adına yeniden sahnelemekle meşguller. Yalnız bu defa, konu oldukça hassas... Zira o eller ‘Kürt hadisesini’ ilk olarak Lozan’da vizyona sokmuş, ancak Osmanlı Kalesinde bir gedik açamamıştı. Haçlı zihniyeti emellerine ulaşamamıştı. Çünkü o zaman Osmanlı’da hâkim kuvvet olan Müslümanlık buna imkân tanımamıştı. Hususan asrın müceddidi olan Bediüzzaman Hazretlerinin Doğu ve Güneydoğu’da il il dolaşarak kanaat önderlerini ve Kürt aşiret reislerini ikaz etmesi, kirli oyunun bozulmasında en büyük etken olmuştu. Ama küfür inadından vazgeçmez. Daima zayıf ve gafil anı gözetir. Uygun ortam bulur bulmaz da harekete geçer. Zira bu şer kitlesi bu ülkede ve İslam kalesinde mutlaka bir gedik açmanın azmini ve gayesini hiçbir zaman bırakmayacaktır. Zira onlar için Türk surunda bir gedik açmak çok önemlidir. Çünkü Türk, İslam’ın hep işleyen beyni ve diğer Müslüman kavimlerin ağabeyi olmuştur. Türk’e vurulacak bir darbe koca İslam âlemini mefluç edecekti. Hayati fonksiyonları dumura uğratacaktı. Papa Grigorius’un ifadesiyle, bir daha eski şevket ve satvetlerine dönemez hale getirecekti. Bunun için bütün şer planları merkez olan Türkiye üzerinde dönmektedir.

Lozan’da işlenen oyun yeniden ısıtılarak büyük gövdede (Türkiye) bir gedik, temelde bir sarsıntı meydana getirmek için şer güçlerin kirli oyunları ve korkunç gizli ittifakı ile karşı karşıyayız. Bunu, şu-bu nedenle yanına aldıkları bazı Müslüman ülkelerle daha da tehlikeli hale getirmektedirler.

Yetkililerin ve hamiyet sahibi insanların çok dikkatli olmaları lazımdır.

Bu tuzağın ve terörün üzerine giderken, Müslüman yöre halkını rencide edici tavırlardan uzak durulmalıdır. Kanaat önderleri, o yörede ikamet eden saygın din adamları, muhterem şahsiyetler, bilhassa ömrünü bu milletin maneviyatına vakfetmiş, halkın hürmet ettiği mümtaz kişiler dinlenilmelidir. Geçmişte yapılan bazı yanlış hareketlerden de ders alınmalıdır. Bu, devletin harekât tarzı için oldukça önemlidir. Böylece ortalıkta gezen, TV’lerde boy göstererek halkı yanlış fikirlere doğru manipüle eden, hükümetleri yanlış yapmaya iten medya akil guruplarının oyunu da bozulacaktır.

Ayrıca;  Batı’ya yerleşmiş Kürtlerin (İl İl sağlam anketler yapılmalıdır) PKK hakkındaki düşünceleri nelerdir? Nasıl değerlendiriyorlar? Onlara göre çözüm nasıl olmalıdır? Devletin şimdiye kadarki tavır ve davranışları nasıldır? Devletin olumlu ve olumsuz uygulamaları ve halka yaklaşım şekli hakkındaki düşünceleri nelerdir? Hangi yanlışlar yapılmıştır? Niçin göç ettiklerini, devletten beklentilerini vs. hususlarda geniş bir bilimsel çalışma mutlaka devlet veya Üniversiteler, bağımsız kuruluşlarca yapılmalıdır. Yöre halkının net iradesi ortaya çıkmalıdır ki, her platformda Kürtleri temsil ettiğini belirten PKK terör örgütünün dünya kamuoyuna verdikleri ‘Kürtleri biz temsil ediyoruz’ yalanı kökünden çürütülsün. Unutmayalım ki, aynı yalan Lozan’da da ortaya atılmış ve o zaman ki Kürt aydınları, eşrafı ve din adamları ile meclisteki Kürt milletvekilleri tarafından bu oyun bozulmuştu.

Kısacası devlet de kendini çek-up yapmalıdır.

Ermeni olayı da gösteriyor ki artık hata ve yanlış yapma lüksümüz yoktur. Şayet yanlış bir hareket veya kasıtlı bir fevri hadise irade dışı olarak ortaya çıkmışsa dahi, çok açık bir kalp ile bu husus Anadolu halkına deklare edilmelidir. Kurumsal reflekslerle savunmaya geçilmemelidir. ‘Her kes kendi hatasından sorumludur’ kaidesi mutlaka işlemelidir. ‘Hata yapan vebalini çekmelidir’ düşüncesi akıllara, bilinçaltına işlemelidir. ‘Her Müslüman vatandaşın hayat hakkı (en az bir İsrailli (!) kadar) kutsaldır, hiç kimse bunu ihlal edemez parolası, hükümetlerin boyunlarındaki yafta olmalıdır. Unutmayalım ki, her insan ‘halife-i ruy-i zemindir’, ‘Eşref-i mahlûkattır’. Allah’ın indinde ve kanununda bir kişiyi öldürmek bütün insanlığı öldürmek gibi veyahut ta bir kişiyi yaşatmak tüm insanları yaşatmak kadar’ kutsaldır.

 Bu nedenle Terörün dini, imanı yoktur. Onun için her yol mubahtır. Sesini duyurmak için kundaktaki bebekten, doksan yaşındaki dedeye kadar çekinmeden katlederken, devlet aynı yöntemle cevap vermemelidir. PKK, Çoluk çocuk demeden ilçe ve köyleri ağır silahlarla tararken, devlet seçici davranmalıdır. Kuyuda iğne arar gibi hassas olmalıdır. Sinirlerine hâkim olmalıdır. Tahriklere kapılmamalıdır. Kahir ekseriyeti muhafazakâr ve dindar olan yöre halkının PKK’nın sempatizanları olamayacaklarını çok iyi bilmeli ve ona göre bu halkı kerhen de olsa ‘Mecusiperest’ örgütün safına sürükleyen hareketlerden kaçınmalıdır.

Unutulmamalıdır ki, güvenlik güçleri Kürtlerle savaşmıyor, PKK ile savaşıyor.

Ve yine unutmayalım ki, PKK’ya karşı yine en büyük savaşı o bölgede oturan Kürtler vermektedirler. Aşağıdaki rakamlar bir nebze fikir vermektedir:

Doğum yerleri Adıyaman, Ağrı, Batman, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Hakkari, Iğdır, Mardin, Muş, Siirt, Şanlıurfa, Şırnak, Tunceli, Van olan asker, polis ve köy korucularının doğum yerleri dikkate alındığında ortaya çıkan sonuç iddiamızı teyit etmektedir. Şehitlerden 2800’ü bu illerde doğuyor. Eğer bu illerde doğanlara Kürt deniliyorsa, bu savaşta ölen bu insanlar da Kürtlerdir. Dolayısıyla PKK Kürtlere karşı da mücadele veren bir dış mihraklı terörist guruptur.

Bir başka ifadeyle bugün PKK ile mücadelede şehit olanların % 26.8’i Kürt. Bunun iyi tahlil edilmesi gerekir. Kürt çocuklarının bir bölümü dağa çıkarken bir bölümü de onlara karşı mücadele vermektedir. PKK, işte burada çözülmekte ve muvaffak olamamaktadır. Kentleri bu nedenle yakıyor, Batı illerinde bu nedenle Kürt-Türk çatışması çıkarmak için provokasyonlara girişiyor. Vahşetini bu nedenle artırıyor, azgınlaştırıyor, korkuyu ve düşmanlığı yayıyor, ayrıştırmayı netleştirmek için akılları ve vicdanı zorluyor. Bu oyuna gelmemek lazımdır. Tüm Kürtlere düşmanmış gibi davranmak, PKK‘nın oyununa gelmek demektir. Eylemlerine destek anlamına gelir. Onların asıl istediği de budur. Bu oyuna dikkat edilmelidir.

Son bir söz, Kürt aşiretleri ile yüz yüze yapılan görüşmeleri, soru-cevapları içeren 1911’de yayımlanmış Münazarat adlı eserin yetkililer tarafından çok iyi tahlil edilmesi bugünkü terörün çözümünde temel yol haritası olabilir kanaatindeyim.

Bir sonraki makalemizde son Osmanlı Meclisinde Lozan’daki Ermeni- Kürt oyununa karşı meclisteki Kürt milletvekillerinin verdiği cevabı yazacağız.

 

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR