Limak Elektrik

Ülkemizdeki sorunlar ve hedefe kilitlenmek!

Hani, Nasreddin Hoca bir gün eşeğe binmiş, deh demiş, eşek gitmemiş. Yine dehlemiş, fakat nafile! Eşek yerinden bile oynamamış. Hoca bir türlü eşeği yürütememiş. Kafası bozulan Hoca, eşeğin başına sopayı indirmiş. Arkadan bir ses duyulmuş. Hoca, Allah! Allah! Ben nereye vurdum, ses nereden geldi, diye hayret etmiş.

İşte, gerek ülkemizdeki  Kürt meselesi, açılım, demokrasi, başörtüsü, cuma, cami, imamhatip, eğitim… vb meseleler ve gerekse de tüm İslâm coğrafyasındaki problemlerin ana kaynağı bence, “Nasreddin Hoca ile Eşeği” arasındaki sorundan pek farklı değil. Etkin ve yetkin makamda bulunanların bugüne kadar ki, tavırlarını ve içte ve dışta meselelere yaklaşımını, bu perspektiften hep değerlendirdim ve değerlendiriyorum. Zira hep sesin çıktığı yer ile ilgilenilmiş. Bütün tutumlar, yaklaşımlar, alınan tavırlar, atılan adımlar sesin çıktığı kaynağa  –dikkat ediniz problemin çıktığı kaynağa demiyorum- yönelik olmuştur.

Türkiye dahil tüm Müslüman coğrafyadaki problemler, hastalıklar ithal ve  sun’idir. Hepsi özenle planlanmış ve hazırlanıp paket haline getirilmiş, bu ülkede ekilmiş ve zaman zaman nadasa bırakılmış, ihtiyaç duyulduğunda piyasaya sürülmüş sorunlardır. Bu sorunları çözmek makamında bulunan kişilerin maalesef yanlış politikalarla sorunu daha da büyüttüklerini, çözülmez Arap saçına çevirdiklerini görüyoruz.

Ülkemiz dahil hiçbir Müslüman ülkede sorunu doğuran ana kaynaklarla ilgili gerçek ve demokratik bir çalışmanın (meselâ; Cuma namazı ile ilgili resmi/sivil, kamu/özel çalışan kesimlere yönelik öğle tatilinin cumaya göre belirlenmesi hakkında insanların talep ve isteklerini tespit etmeye yönelik bir kamuoyu yoklaması yapıldığını hiç gördünüz mü?) bugüne kadar ciddi bir şekilde yapıldığını söyleyemeyiz. Tek gerçek “şark yumruğunun”,” şeflik yumruğunun” her defasında masaya vurulduğudur.

Sorunlar  ve çözüm stratejileri sadece Türkiye’de değil bölgedeki Müslüman devletlerin tümünde (otoriter yönetimlerde) birbiriyle benzerlik gösteriyor. Tüm stratejiler benzer politika üzerine  odaklanmış. Bu nedenle sorunlar bu ülkelerde gerçek anlamda hiçbir zaman çözülmemiştir (çünkü halk hiçbir zaman kale alınmamıştır). Çözülmüş gibi gösterilerek “idare-i maslahatçılık” yapılmıştır. Kimse beyinle, problemi doğuran ana zeminle hakikaten  yeterince ilgilen(e)memiş, yahut görünmez muktedir güçler buna müsaade ettirmemişler.

Peki neden?

Eğer bugün için bunu öğrenmek istiyorsak; derhal cumhuriyet tarihinin başlarına gitmek gerek. Hala sisli olan dönemlerin aydınlatılması gerekir… Elbette hepsinden evvel her şeyin korkusuzca konuşulabildiği bir demokratik zemin ve bunu sağlayacak olan bir ANAYASA gerek.

Bakınız, görüyorsunuz sorunlardan başladık anayasa ile bitirdik. Nasreddin Hoca fıkrasına geri dönelim; sesin çıktığı yere değil, tam zıt yöndeki yere döndük. İşte anlatmak istediğim işin püf noktası da tam burası. Evet, iddia ediyorum; sesin çıktığı yerle uğraşmak sorunu çözmediği gibi daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor.

Tabi sorunları Müslüman ülkelerin başına musallat edenlerin, bir taşla birçok kuş vurduğunu da unutmamak gerekir:

Birincisi: bu ülkelerde sorunlardan beslenen mutlu azınlık bir gurup var. Bir eli yağda bir eli balda olanlar. Bunlar efendiler diye adlandıracağımız “beyaz adamlar”.  Oldukça etkilidirler. Ve her zaman da muktedirdirler.

İkincisi; sorunlarla, dertlerle, geçim sıkıntılarıyla her daim boğuşan büyük çoğunluk, göbeğini olur olmaz yerlerde kaşıyan “siyahlar(!)”.  bunlar birinci gurup tarafından “muhafazakar”lar olarak da adlandırılmaktadırlar. Bunlara memlekette sadece dolgu malzemesi görevi verilmiştir.

Birinci guruba okumuş medeni ve her şeyi bilen insancıl ve hatta o kadar insancıl ki, “siyahların” da hakkını onlara rağmen düşünen ve savunan papyon kravatlı kesim de diyebilirsiniz.. Çok tecrübeli, ehliyet ve liyakat sahibi (!) olup, bir asırdan fazladır memleketi yönetmekte ve yönlendirmekte artık maharet kes betmişler. Yönetimle ilgili her türlü sapma, dolambaçlı yolları bilir. İstidatları bu hususta sonuna kadar inkişaf etmiştir. Hariçteki ecnebilere bile pabucu ters giydirirler dersem hilaf söylemiş olmam. 

Tabi ki, her şeyin bir nihayeti olduğu gibi birinci gurubun artık yürütme ve düzene yönelik, dıştan/içten hazırlanmış ambalajlı bütün hazır plan ve paketlerinin de tüketildiği bir dönemin gelmesi ve hatta geldiği muhakkaktır.

Bu kesime bakınız; düşünce, fikir ve söz dağarcığı bitenler ve hatta yalan depoları da tükenenler artık kaba kuvvete ve vahşi güce tekrar başvurmaya başladılar. Bugün ortalığı yakıp yıkanlar geçmişte de benzer yöntemi kullanarak netice almışlardı. Elbette kondüktör eskisi gibi değil. Bu film pek eskidi, bu dikiş artık tutmaz.

Benim korkum onların yerini alan “yenilere” yöneliktir:

Yönetim makamında saltanat koltuklarına kurulanlar “saltanat balına” çabuk kapılırlar. Zira bu bal herkesi az çok etkiler. Çünkü nefis bu baldan beslenir. Nefisle mücadele kolay değil. Kişinin en zayıf damarı tam da burasıdır. Şeytanlar bunu çok iyi bildiğinden kişiye bu noktadan yanaşır ve yakalar. Muhafazakar ve dindar insanın aklı “şatafat balını” kabul etmese bile “nefis” buna bayılır, reddetmez.  Unutmayalım nefis ile akıl hep çatışırlar. Bazen akıl, bazen de nefis galip gelmektedir.

Yöneticilerimiz için en korktuğum hal işte bu haldir. Şatafat balını azıcık azıcık diyerek tadar ve sonunda tiryakisi olurlar. Bu kişiler kendilerine göre mazeretler üreterek güya aklı da ikna ve ilzam etmeye çalışırlar. Bu kişiler eski uygulamaların zımnen, kalben devamından yanadırlar. Şu bal kimi etkilemez ki; “protokoller, törenler, kokteyller, makam araçları, özel şoförler, baş koltuğa kurulmalar, özel muameleler, lüks harcamalar, hiyerarşik kurallar, gazete ve medyada boy göstermeler, özel saygı beklentileri… Bakınız tüm bunlar halktan farklı ve üstün bir aristokrat yaşamın özellikleridir. Gerçek demokrasilerde mesela Avrupa’ya gidenler bilir ki böyle hiyerarşik ayrışma ve yapılanma yoktur. Genel müdür ile işçi yan yana aynı masada oturup çay içebiliyorlar. Farklı masalarda görev yapmanın dışında muamelelerinde üst-alt ilişkilerine rastlayamazsınız.

Siyah-beyaz uygulamasını, üst-ast ayrışımını ve riyakârlığını iliklerine kadar yaşayan Türkiye -ki, hala yaşamaya devam ediyor- yeni yöneticilerden artık gerçek demokratça tavırlar beklemektedir. Makama geçenler açısından uygulanması elbette zordur, lakin milletin bütün beklentileri de bu noktada olduğunu unutmamak gerekir. Kısacası bu pek tehlikeli “gurur tuzağına” düşmek ihtimali bizi korkutmaktadır.

Bugün geçmişte hep yönetici makamında oturup kendilerini “mürebbiyeci” kabul edenlerin,  millete karşı hamiyet davasını iddia edenlerin, mevki ve makamlarda ömür tüketenlerin, koltuklarından düştüklerinde verdikleri inanılmaz tepkileri bir de bu gözlükle değerlendirelim.

Ayrıca o koltuklara sonradan oturup da gömülenlere, ihtişam ve şatafat içinde “beyt ül mal”dan (devlet kasasından veya oluşturulan özel kasalardan-dernek, vakıf…vb) harcama yapanları da mercek altına aldığımızda ne demek istediğimiz anlaşılmış olur.

Evet, beyler kendimizi hesaba çekelim. Saltanat balına kapılıyor muyuz, kapılmıyor muyuz? Vicdanın buna evet diyorsa- ki öyledir- o halde sorunun devamından beslenen bir konuma düşmüş olmuyor musun?

Hem bu ikinci gurubu sesinden ve gürültüsünden de tanıyabilirsiniz. Onlar sadece bağırır, ortalığı yakar, yıkar ve bir de bol bol yalan yaldızlı sloganlar atarlar. Dikkat edin bu kesim maziden bu yana hep yürüdüler ve yürüyorlar. Yapım, hizmet ve eser ortaya koymak adına tek bir alternatif fikir ve düşünceleri yoktur. Yıkmak ve eleştirmek bunların sıfatlarıdır.

Nasıl ki, devesini kaybeden şahıs devesini damda aramaya kalkışmışsa, bırakalım bu zevatlar da sokaklarda çözümü arayadursunlar. Başta söylediğimiz gibi çözüm sesin çıktığı yerde değil, çözüm tam tersi yönde Mecliste; şeffaflıkta, eşitlikte, adalette, bugünkü tabirle tam demokrasidedir. O halde sadece ve sadece gerçek hamiyet sahipleri, milletini cidden sevenler bu hedefe kilitlenmelidirler.

Bazılarının söyleminin aksine konjüktör de emin olunuz fevkalade uygundur. Belki de bir asırdan fazla bir zamandan beri buna uygun bir konjüktör oluşmamıştı. Birazcık  olaylar, biraz zaman, biraz da kader bugünkü konjüktörü ortaya çıkarmıştır. Olayların çirkin ve acı yüzü bizleri fazla ümitsizliğe düşürmesin. Tam tersine ümitvar olalım, güzel hedefe doğru tam hızla gidiyoruz.

Bu son hadiseler, ülkenin imajına dâhilde-hariçte verilen zararlar, ortaya konan akıl dışı ve hatta vahşice tepkiler emin olunuz ki, son sürat istikbale doğru koşarken, hızımızı kesmeyecek bilakis gidişi daha da hızlandıracaktır. Bir musibet bin nasihatten evladır.

Hükümetin doğru yolda gittiğinin belirtisi “beyaz Türkler”in verdiği şu şuursuz tepkilerdir. Hükümetin bir an bile düşünmeden, tereddüt etmeden hedefine daha da bir inançla gitmesini, ancak hedefe giderken de “yumuşak üslup” ve “ soğukkanlılığı” elden bırakmamasını ve mutlaka ama mutlaka “demokratik yeni anayasayı” çıkarmasını dört gözle bekliyoruz.

Artık sesin çıktığı yer, gürültülerin koparıldığı mekânlar emin olunuz bizlerin umurunda değil, hükümetin de umurunda olmamalıdır. Bu patırtıdan sakın kimse ürkmesin. Sineklerle uğraşmak akıl kârı değildir ve netice de vermez. Büyük çoğunluk, sessiz ana kitleler gözlerini hedefe dikmiş farklı ve yeni bir doğuşu beklemektedir. Bu yeniden diriliş sadece bizi değil tüm Müslüman aleminin de beklentisi olduğunun bilinmesi gerekir. İşte bu nedenlerden dolayı özellikle hükümet hedefinden şaşmamalıdır. Tünelin ucu gözüküyor.

 

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR