Ve Nihayet Kürt Meselesi…

Nihayet bir asır aradan sonra gerçek sorunlarla gerçekten yüzleşmeye başladık. Artık idare-i maslahat yapmıyor yöneticilerimiz. Günü kotarmanın gayreti içinde değiller. Halının altına süpürülmüyor önemli meseleler. En önemlisi de kendi ve partisinin ikbalini ve istikbalini önceleyip, toplumun acısını görmezden, hissetmezlikten gelmiyor bu günkü yetkililerimiz, siyasetçilerimiz.

Bir asırlık “cumhuriyetçi ve çok partili yönetim” anlayışı nihayet gerçek bir zemin üzerine oturmaya başladı. Bu zemin, bu dayanak herhalde halk olmalıdır ve halktır. Zira halksız bir cumhuriyet, çok sesliliği ve düşünceyi yok sayan bir yönetim, meyvesiz bir ağaç gibi uluslar arası arenada hep dikkat çekiyordu, sırıtıyordu. İçerde ise, oyunu benimsetmek adına halka zoraki alıştırma çabaları ve “medeniyetçilik, ilericilik, halkçılık” tiyatroları bıkmadan usanmadan sahneleniyordu. Meşhurdur; ” Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi” benzeri hikâyeler hepimizin malumu. 

Netice itibarıyla halka rağmen halk adına halka yapılan bu baskılar ve zorlamalar farklı hastalıkların zuhuruna yol açtı. Bilhassa bu memlekette bulunması, barınması mümkün olmayan virüslerin ortaya çıkmasına ve gelişip tüm bünyeyi sarmasına yol açtı. Müslüman bir ülkenin, topyekûn bütün enerjisini ve imkânlarını tüketir hale geldi. İkinci dünya savaşını yaşayan ve yerle bir olan Avrupa, yeniden, sıfırdan kalkınmayı başarırken, bu ülke kendisine bulaştırılan virüslerle hep boğuşarak-ama çözüm adına değil- tüm zamanını ve istikbalini yok etti.  

Her zeminden nemalanan varlıklar olduğuna göre, ülkemizde oluşturulan bu sun’i zeminden de nemalanan ve beslenen gruplar konjonktür gereği oluştu. Bu konjonktüre destek verenlerin başında da bu virüsü bulaştıranlar oldu. Her daim destek verdi, teşvik etti bunlar. Dolayısıyla halksız bir yönetim, birçok kanuni yollarla! Direksiyonun başında oturmaya devam etti. Zaman zaman bazı nedenlerle şoför koltuğundan indiklerinde, imdat güçler derhal el verdiler, bel verdiler, yeniden koltuğu ikram ettiler.

Ne var ki halk, mutsuzluk ve acılar içinde kıvranırken, beyler kokteyllerde, protokollerde mutluluk pozlarını vermekle meşguldüler. Tv ekranlarında ve bol sayfalı renkli gazetelerde boy vermek, nasihat etmek yarışındaydılar bu zevat-ı kiram. 

Her şeyin bir nihayeti olduğu gibi bu halksız saltanatın da koltuğu sallanmaya başlamıştı bir kere. Hiçbir pansuman tedavi sonuç vermiyordu. Geçen her gün adeta bir buz parçası gibi eriyor, mukadder akıbetleri görünüyordu.

Ancak bulaştırılan virüsler ve ortaya çıkan hastalık da maalesef vücudun metastaz olmasına yol açmış, kullanılan ilaçlar, alınan tedbirler hiçbir şeye yaramıyor, bünyede daha da panik ve korkuya sebebiyet veriyordu. Ülke böyle bir ortamda boğuşurken, aslında hastalığın teşhisi çoktan yapılmış ve bunun manevi bir hastalık olduğu, Batıdan ithal edilen fikir ve düşüncelerle bu bünyeye bulaştığı tespiti, ülkenin manevi hekimleri tarafından daha belirtilerin ilk çıktığı anlarda yapılmıştı. 

Bu maneviyat hekimleri, evvela bas bas bağırarak gidişattan ve ülkenin içine düşeceği durumdan haber vererek, bir yangının mahalleye sıçradığını ve acilen söndürülmesi gerektiğini bas bas bağırıyorlardı. Ayrıca yangına karşı hangi vasıtalar, araçlar kullanılacağını da ihtar ediyorlardı. Lakin pembe köşklerde oturanlar sanal bir dünyada yaşadıklarından akıbet gözleri körleşmiş olduğundan, yangını söndüreceklerine maneviyat büyüklerinin seslerini kısmakla meşguldüler. Bu ikazlardan halkın uyanacağını, oynanan olayın farkına varacaklarını, birlik ve beraberlik oluşturacakları korkusuyla; sürgünler ve zindanlarla maneviyat yıldızlarına ve onlara uyan halka hayatı zehir ettiklerini görüyoruz. 

Sonunda belki de geçici olarak bu sesler kısılmış gibi olsa da, halkın gönlünde makes bulup, filizlenerek yeşerdi. Büyük çoğunluğun kalplerinde ve vicdanlarında yeniden bir zemin oluştu ve hastalığın tüm bünyeyi sarmasına engel oldu ve sahte “Halkçılık, cumhuriyetçilik oyununun” farkına varıldı nihayet.  

İşte bir asır sonra halkın talepleri ve isteklerinin yavaş yavaş karşılandığını görüyoruz. Önce Kur’an ve Siyer okullara seçmeli olarak girdi. Kur’an kurslarındaki yaş sınırı kalktı. Halk Eğitim Merkezleri vasıtasıyla Arapça, Hüsn-ü Hat ve Osmanlıca dersleri verilmeye başlandı. Okullarda uygulamalı Kur’an dersi için mescitler açıldı. Başörtüsünün dini bir inanç olduğu, insan haklarından olduğu yavaş yavaş medyada yetkililer tarafından gündeme getirildiğini müşahede ediyoruz… 

Elbette bir asırdan beridir biriken pisliklerin temizlenmesi de zaman alacaktır. Hususiyle en önemli meselemiz olan “Kürt Meselesi” de aynı şer güçler tarafından oluşturulan zeminden doğdu ve yine halkın diğer meseleleri gibi çözüleceği inancını taşıyorum. Buna da biraz sabır diyorum. Hiçbir şey ila nihaye devam etmez. Her şeyin bir vakt-i merhunu vardır. İşte o vaktin geldiği zamandayız. Atılan adımlar fevkalade doğru ve isabetlidir. Bu toprakların hamiyet ve maneviyat büyükleri, toplumun önderleri, gönül sultanları çözüm yollarını ve istimaledilecek reçeteyi zaten ibraz etmişler. Yetkililere düşen inançla ve cesaretle sadece ve sadece Allah rızasını gözeterek uygulamaya geçirmektir. Eğer Akiflerin, Kemallerin, Afganilerin, Bediüzzamanların makalelerine, reçetelerine bakılırsa nasılların (bu problem nasıl çözülür) cevabı bulunacaktır, diyorum. 

Bakınız başımdan geçen şu hadise bile yeterince çözüm için ipucu sunuyor:

1980’li yıllarda, D.Bakır’la Bingöl arasında insanların sadece, yazın yayla niyetine kaldığı Genç ilçe’sine bir köye (Kavar) sayım münasebetiyle uğramıştım. Sadece üç-beş evin olduğu bir mezraydı. Kalan köylülerin büyük bir kısmı okuma-yazma bilmiyordu. O akşam muhtarın misafiriydim. Muhtar, akşam köylüleri bir araya toplamıştı. Sohbet etmek ve tanışmak için. Köyün elektriği, suyu ve yolu yoktu. Gaz lambası altında sohbet ediyorduk. Fakat zaman da geçmiyordu.  

Bir ara muhtar kayboldu. Bir müddet sonra elinde bir eski, tozlu kitapla çıkageldi. Bana uzattı. Hocam bu kitaptan bize biraz okur musun dedi.  Kitabı açtığımda şok oldum. Daktilo ile yazılmış, bir kitaptı ve Bediüzzaman Said Nursi’nin “Uhuvvet (Kardeşlik) Risalesi” ismini taşıyordu. Müminlerin kardeş olduğunu söyleyen bir kitap. Değil Türkler ile Kürtleri, belki yeryüzünde yaşayan ve islam olan bütün ırkları, siyahı -beyazı, Arnavut’u, Laz’ı, Çerkes’i, Boşnak’ı ve hatta Müslüman olmuş Alman’ı, Rus’u birbirine aynı anneden babadan çocuklar gibi kardeş yapan  bağlardan, hakikatlerden bahsediyordu. Bu hakikatlerin aksine hareket edenleri; “Müslümanlığın esaslarına, ilahî hikmete, insaniyet-i kübra olan islamiyete, hayat-ı şahsiyeye ve hayat-ı maneviyeye zulüm ve hakaret olduğunu, çirkin ve merdud olduğunu, zararlı ve zehir olduğunu, islam adaletinde (adalet-i mahza) buna cevaz verilmediğini, ayet-i Kerime’lerden, Hadis-i Şeriflerden, İmam-ı Ali’den ve aşiretlerden örnekler vererek farklı ırktan olan insanları et ve tırnak gibi kaynaştırıp, Yavuz Sultan Selim’in mefkûresine dikkat çekiyordu. Bu topraklar üzerinde oynanan oyunu o saf ve temiz köylülerin anladığı dille anlatıyordu. “Ey ehli iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız” , diyerek zalimlerin oyununa dikkat çeken ifadelerle dolu dolu bir kitap.

1980 yılında Kavar köyünde köylülerin elinde bana okuttukları kitap bunları aktarıyordu. Yıllarca biz bu kitapları yasakladık. Yerine Marksist- Leninist- Ateist kitapları ilericilik ve Batıcılık adına verdik. Yıl 2013, işte acı ve Bediüzzaman’ın ifadesiyle toplumu zehirleyen meyveler. 33 yıl sonra bile olsa hatanın fark edilmesi. Şayan-ı takdirdir.  

Unutmayalım ki; Milliyetimizin rûhu İslâmiyettir; hakiki ve nisbî ve izâfîden mürekkeptir. Başka millete benzemiyor." 

Not: Değerli dostlar! 9 Mart 2013 C.tesi günü Bursa BUTTİM kitap fuarında Nesil standında imza günümüz, misafirimizsiniz.   

 

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR

ÇOK OKUNANLAR