21 Ağustos 2017 Pazartesi
ROTA BURSA

Birleşmiş Milletler ikiz yasaları

 Dünyanın süper gücü ve aynı zamanda insanlığa barış ve özgürlüğü asırladır fiili olarak getirmiş, ve uygulamış bir Osmanlı İmparatorluğu dağılınca, bu ayrışmadan Batı ve Avrupa pay kapmak ve bundan sonraki süreci kendi menfaatlerine kullanmak üzere 24 Ekim 1945 yılında "Birleşmiş Milletler" dediğimiz örgütü kurmuşlardır. Örgütün masa üzerinde yazılı amacı “dünya üzerindeki anlaşmazlıkları kaldırarak, barış ortamı sağlamak ve bunu da gerçekleştirmek amacıyla her türlü çalışmayı yapmak”  gibi masumane bir kılıf uydurmuşladır. Uygulamalara baktığımız zaman BM’nin kuruluşundaki gerçek niyet ortaya çıkmaktadır. Amerika ve Batı aslında dünya üzerinde var olan halkları kendi istek ve amaçlarına uygun bir kılıfa sokmak istediklerini açıkça görmekteyiz. Zaten bu örgütün yapısı incelendiğinde azınlığın kahir çoğunluğa hükmetme iradesinin varlığı ortaya çıkacaktır.        

B.M ilk kurulduğunda üye sayısı 51 iken bugün 193 ülkeye ulaşmıştır. B.M‘nin tüm yürütme hizmetlerini 15 ülkeden oluşan B.M Güvenlik Konseyi yürütmektedir. 5 daimi üyesi olan Amerika, Çin, İngiltere, Rusya ve Fransa’nın mutlak veto yetkisi vardır. Üye 193 devletin,192'si bir karar alsa daimi üyelerden birisi veto yetkisini kullandığı takdirde, 192 ülkenin iradesi "yok" hükmündedir. Bundan dolayıdır ki; İsrail’e bugüne kadar yaptırım uygulanamamanın sebebi de budur.              

B.M, 1966 yılında bazı hak ve özgürlükleri güvence altına almak amacıyla 1966 yılında "İKİZ SÖZLEŞME" namı altında bir sıra sözleşmeler hazırlamış ve üye devletlerin imzasına açılmıştır.

Sözleşmenin;

1.Maddesi; “Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler.

 

2. Maddesi; Bütün halklar doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarruf da bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiçbir şekilde yoksun bırakılamaz.

 

3. Maddesi; Bu sözleşmeye taraf devletler sözleşmede beyan edilen haklarını, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya diğer bir fikir, ulusal veya toplumsal kökene mülkiyet, doğum gibi herhangi bir statüye göre ayrımcılık yapılmaksızın” kullanılmasını, güvence altına almayı kabul ve taahhüt eder.

                

Yukarıda yazdıklarımız sözleşmenin ilk üç maddesidir. 37 yıllık direnmeden sonra bu sözleşmeyi ilk imzalayan 15 Ağustos 2000 tarihinde Anosal –M Hükümeti'nin büyükelçisi Volkan VURAL’dır. 19  Mart 2001 tarihli ve bu sözleşmenin kabulüne dair Bakanlar Kurulu kararında Sayın Bahçeli'nin imzası da mevcuttur. Merak edenler 19 Mart 2001tarihli 24352 sayılı Resmi Gazete'de bu imzaları görebilirler.               

Sözleşmelerin ortaya çıkışında, batının her zaman yaptığı gibi gayet insanı gibi görünen ancak altını eşelediğinde olmayacak yerlere çekilebilir nitelikte olduğu açıkça görülmektedir. Bu sözleşmelerinin kabulüne neden olan olaylar dünyadaki sömürge devletlerinin kendi kaderlerini tayine yönelik olarak atılan adımlardır. Ancak sözleşmelerde ne hikmetse "halklar" tabiri kullanılmış, tekil olarak kullanılmamıştır. Dünya üzerinde siyasi anlamda ve Birleşmiş Milletler Sözleşmeleri kapsamında sömürge devletleri kalmadığından "halklar" tabiri bugünkü anlamıyla tamamen devletlerin kendi içinde bulunan azınlıkları ifade eder hale gelmiştir. Dikkat edilirse Türkiye’de bu yasanın kabulünden sonra bazı olayların sebep ve sonuçları ülkeyi ayrıştırmaya meyyal bir hale getirmiştir.                

Anayasa'nın 90. maddesine göre TBMM'de kabul edilerek onaylanan milletlerarası sözleşmeler iç hukuktan sayıldığı gibi, normal bir yasama faaliyeti olmadığından hatta iç hukukun da üstündedir. Türk kanunlarını değiştirici ve kendine uydurucu özellikleri vardır. İç hukukta kabul edilen yasalar bu sözleşmelere aykırı olamayacağı gibi, varsa bile değiştirilerek uygun hale getirebilirler.              

İç  hukukta kanun ve anayasayı değiştirme kudretinde olan TBMM, sözleşmeden doğan yasayı değiştiremediği gibi, anayasaya aykırılığı dahi ileri sürülemez. Hatta anayasamızın 15. maddesinde “savaş, seferberlik, sıkıyönetim gibi olağanüstü hallerde  dahi bu sözleşmelerde yer olan hakların kısıtlanamayacağını" da öngörülmüştür.            

İkibinli yıllardan sonra çıkarılan her türlü demokratikleşme, yasalarının kaynağı bağlayıcı niteliği olan ikiz yasalardır. Kürt açılımı ve çözüm sürecinin sebebi bu yasalardır. Çeşitli platformlarda dillendirilen, özerklik ve benzeri taleplerin kaynağı bu yasadır. Bu talepleri de ülke gündemine çıkaranlar da maalesef CHP ve MHP’dir. Bu iki partinin bu yasalar aleyhinde bağırıp çağırmaları ve hatta hükümeti resmi makamlar önünde yazılı olarak şikayet etmelerinin temelinde suçluluk duygusu yatmaktadır. Eskilerin "insan aklı nisyan ile maluldür", dedikleri gibi sayın Bahçeli attığı imzaları unutmuştur. Ülkenin geleceğini ipotek koyan bu sözleşmeleri imzalayanlar, doğacak bütün zulümlerden bizzat kendileri sorumludur. Bugünkü olayların ortaya çıkışından bizzat CHP ve MHP sorumlu oldukları unutulmamalıdır.            

Maalesef Sayın Bahçeli  de bu unutkanlık hep olmuştur. "Bebek katili, 30.000 kişinin katili" denilen APO’nun boynundaki idam kararını kaldırarak İmralı'da ada tahsis ettikten sonra, mitinglerde ip atması da bu unutkanlığının sonucudur.          

Ülkenin zor dönemden geçtiği bir sıra da, iktidar ve muhalefet olsun herkes aklı selimini ön plana çıkararak düşünmelidir. Siyasi gelecek hesapları yaparak bir yerlere varmak mümkün değildir. Bu zor dönemde ülkenin aydınlık geleceğinin biçimlendirilmesinde katkıların olumlu mu yoksa olumsuz mu olduğu önemlidir. Zira sonuçta bu millet herkesi ve her siyasi düşünceyi sığaya çekecektir. Herkesin işi kendi aynasında görülecektir. Millet tarafından da bugüne kadar olduğu gibi takdir  ve tekdir edilecektir.  

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR