21 Ağustos 2017 Pazartesi
ROTA BURSA

Muharrem ve hicret!

Geçtiğimiz pazartesi gün (4.11.2013 miladi) hicri 1. Muharrem 1435 tarihine tekabül etmekte olup, İslam âleminin hicri yılbaşısı ve aynı zamanda hicri takvimin ilk günü idi. Müslümanlar bu günü ve gecesini nefis muhasebesi yaparak geçirdiler. Bir önceki yılda yaptıkları iyi veya kötü amellerini, İslam masası üzerine yatırdılar. Yeni girecek yılda da bu eksilerini artıya çevirmek için yapılması gerekenleri tespit ettiler. Zira yaşadığı hayatın ve ömrün hesabını kitabını yapmayan, sonunda ipin ucunu kaybederek müflis tüccar durumuna düşer. Peygamberimize müflis kimdir? Diye sorduklarında “Kıyamet günü nizam kurulduğunda sevabından çok günahı” olan kimseye denir. Buyurdu. Onun için her Müslüman kıyamet günü müflis duruma düşmemesi için hicri yılbaşının başladığı 1 muharrem gününde dünyadaki mizan terazisini kurarak, ibreyi artıya çekmesi gerekir. Bunun teşekkülü içinde gelecekteki yaşantısını daha hayırlı ve islamın istediği şekilde bir mecraya sokma gayreti içine girer.

Zaten Müslümanlarda bu yılbaşı gecesinde, çamları katletmediler, hindileri boğazlamadılar, Kumar masalarında hayatlarını karatmadılar, İçki masalarında sabahlayıp da sarhoşum haliyle polisimizi rencide etmediler, umumi mahallerde toplanıp faşingler düzenlemediler…

İslam dini en son ve en mükemmel kuralları içeren, insan fıtratına uygun son dindir. Zaten cenabı Hak ayetinde “Ben size en son din olarak İslami seçtim.” buyurmuştur. Budinin peygamberi Hz Muhammet (SAV) de en son peygamberdir. En son olmak beraberinde mükemmellikleri de getirir. Onun içindir ki Medine İslam Devleti’nin ilk günlerinde Müslümanların kullandığı bir takvim yoktu. Miladi takvim Hıristiyan dünyasına has bir takvim olduğundan, onlara benzememek ve taklit etmemek açısından kullanılmamış ve zaten de ihtiyaç hissedilmemiştir.

Peygamberimizin vefatından sonra 4 halifeler devrinde topraklar genişlemiş, hele hele Hz. Ömer(RA) zamanında İslamiyet çok uzak şehir ve beldelere kadar ulaşmıştır. Bu büyüme ile birlikte teknik sorunlarda baş göstermeye başlamıştır. Örneğin bizzat Hz. Ömer(RA)’A çözüm için getirilen alacak borç senedindeki ödeme tarihi muharrem ayı yazmakta, alacaklı bu muharremi içinde bulundukları muharrem ayı olduğunu iddia etmekte, borçlu da gelecek senenin muharrem ayı olduğunu iddia etmiş, sonuç da çözümsüzlük doğmuştur. Yine yeni fethedilen şehirlere gönderilen valilere giden emirnamelerde talimatlarda sene yazılmadığı için, hangisi önce, hangi talimatın sonra geldiği hususlarında anlaşmazlıklar baş göstermiştir. Bunun üzerine Hz. Ömer (RA)’IN hilafeti zamanında Medine’de meclis toplandı. Hz. Ali (RA)’IN teklifi üzerine peygamberimizin (SAV) Mekke’den Medine’ye hicret ettiği Muharrem ayının biri hicri takvimin başlangıcı olarak kabul edildi.

Hicret hadisesinin 16. yılından itibaren de tüm İslam âleminde Hicri takvim kullanılamaya başlandı. Hicri takvimin başlangıcı Muharrem ayının biri de yılbaşı olarak bugüne kadar kutlana geldi.

Bu kutlamalar Osmanlı İmparatorluğu zamanında doruğa ulaşmıştır. Hicri yılbaşında devlet erkânı kutlama babında padişahın huzuruna çıkar, muharremiye namı altında padişah kendilerine hediyeler ve bahşişler verirdi. Devrin şairleri, edipleri, yazarları muharremiye adı altında eserler ortaya koyar, yarışmalar tertip edilir, önemli bulunanları Padişah tarafından taltif görürdü. Divan edebiyatında muharremiye ismi altında gelen bir sürü eserlerde mevcuttur.

Günümüzde bazı grupların Kerbela faciasını kendilerini eziyet ederek, kin ve nefret duyguları içinde kutladıklarını görüyoruz. Elbette ki Ehlibeytin güzide bir mensubu ve peygamber torununun haksızca ve zalimce, işkenceler yapılarak şehit edilmesini hiçbir Müslüman tasvip etmez ve hoş karşılanmaz. Ama böyle talihsiz bir olaydan dolayı da her sene etrafındakilere kin ve nefrette kusmaz. Kaldı ki peygamberimizin torunu Hz Hüseyin’in Kerbela da geçen 20-30 günlük bir hayat kesimini göz önüne alarak da Ehlibeyt sevgisi olmaz. Hz. Hüseyin’i (RA) sevdiğini iddia eden sevdiğinin hayatını, yaşadığı olayları, onun en mükemmel olarak yaşadığı İslami hayatını kendine örnek alıp, ameli olarak yaşar. Bugün kendilerinin alevi olduğunu iddia eden, ehlibeyti sevdiklerini lanse edenlerin kaçı Hz. Ali’nin yaşamını, Hz Hüseyin’in hayatını kendilerine örnek alıyor..?

Hz Hüseyin (RA) ‘IN şahadetini hazırlayanlar da maalesef onu zahiren sevdiklerini iddia edenler olmuştur.  Hz. Ali’yi (KV) çağıranlar sonra yalnız bırakanlar, Şia yani onu sevdiğini iddia edenlerdi. Sonra Hz Hüseyin’i Küfeye yanlarına çağırmışlar ama Kerbela da yalnızlığa terk etmişlerdi.  O gün Hz Hüseyin’i Yezidin ordusuna terk edenler, bugün Hz Hüseyin’in davasını sürdürdüklerini iddia ediyorlar ve bunu yaparken de bugünün Yezitlerinin yanında yer alıyorlar.

İslam tarihine şöyle bir göz atacak olursak Şia dediğimiz grup ve onu temsil eden devletler hiçbir zaman küfre ve kâfire karşı savaşmamışlardır.  Onların bütün işi gücü ve mücadelesi ehlisünnet Müslümanlarına karşı olmuştur. Bütün faaliyetleri mezhep taassubu ile İslam ülkeleri içinde Şia misyonerliği ile uğraşmışlardır. İslam’ın mukaddes beldeleri olan Mekke-Medine Kudüs gibi şehirlere karşı haçlı ordularının önlerinde dimdik duran ehlisünnet itikadını ön planda tutan Anadolu Selçukluları ve Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. Ehli salibin kaldırdığı her kılıç darbesine ehlisünnet göğsünü siper etmiştir.

Şia’nın, Lübnan’daki silahlı gücü olan Hizbullah örgütü bugün Suriye de, Alevi – Nusayri Esed yönetiminin yanında yer alarak, Müslüman kanı dökmektedir. Geçenlerde okuduğum bir haber de zalimin safında mazlumun kanını döken bir komutanı aynen, “Kerbela’nın intikamını almak için Suriye’deyiz.” diye demeç veriyor. Suriye ye 1300 yıllık bir hesabın rövanşını almak için girmişler. Ancak tıpkı Kerbela’da olduğu gibi, Hz Hüseyin kıyamının yanında değil, Yezidin yanında saf tutuyorlar.

Dünyanın her yerinde Müslümanlar, öldürülüyor, zulme uğruyor. Siyonist güçler ve onlara hizmet eden emperyalist şer odakları, tüm dünyada Müslümanları kirli emellerine malzeme yapıyor. İslam coğrafyasının, yer altı ve yer üstü kaynaklarını sömürmek için aralarında paktlar kuruyor, Allah- Kuran-İslam gibi en üstün değerlerimize ve inançlarımıza hâşâ kelepçe vurmaya çalışıyor. Afrika da İslam kültürünün en önemli merkezi Mali, Fransa tarafından işgal edilmiş, aynı Fransa bugün Müslümanların iktidar da olduğu orta Afrika Cumhuriyetini işgal hazırlıklarını yapıyor. Doğu Türkistan da Çin’in katliamları sürüyor, 10 yaşındaki kız çocuklarının dahi ırzına geçiliyor, İslam namına ibadetler de dâhil ne varsa yasaklanıyor. Filistin de Siyonist işgali sürüyor. İnsanlar üzerinde her türlü yeni ilaç deneyleri uygulanıyor. Bir Yahudi’yi yaşatabilmek için üç beş Filistinlinin canına kastedilerek hayatı organları alınıyor. Mısırda, Libya da, Bosna da yapılanlar ortada. Bu misalleri çoğaltmak mümkün… Ama biz Müslümanlar ne yapıyoruz? Bütün bu olaylar olurken ve sıranın bize de geleceğini bile bile birbirimizle boğuşuyoruz. Tarihimizi ve kültürümüzü inkâr ediyoruz. İslam ve insanlık algımızı yitiriyoruz. Velhasıl birbirimizi yiyoruz! Afiyet olsun… 

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR