24 Ağustos 2017 Perşembe
ROTA BURSA

AK PARTİ BURSA İL BAŞKANI AYHAN SALMAN OLDU!

Nasıl bir Anayasa?

Devleti meydana getiren dokuyu iki temel kategoriye ayırmak mümkündür. Bunlardan ilki fert(birey) (idare edilen ), ikincisi de devlet (idare eden tüzel kişilik) işte dünyada anayasacılık hareketleri de bu iki temel kişiliğin aralarındaki kuvvetler çekişmesinden doğmuştur. Anayasaların çıkış amacı; devlet otoritesi karşısında bireyin hak ve özgürlüklerinin korunması, egemenliğin kullanma biçiminin tanzim edilmesi, devletin temel kurumlarının ve erklerin tespiti ile bu kişi ve kurumlar arasındaki münasebetlerin düzenlenmesi ve benzeri konulardır.

Tarihsel gelişimi içinde Osmanlı ve Türk topraklarındaki anayasa yapma girişimleri 1876 yıllarından itibaren başlar. Meşrutiyet ilanları, Tanzimat fermanlarını birer anayasa çalışmaları olarak kabul edilebilirler.

Türkiye de 1876 yılından sonraki süreçte meşrutiyet ilanları ile başlayan anayasa yapma çalışmaları, gerçekte halk iradesi ve insan onurunu göz önüne alıp yücelten çalışmalar olmamıştır. Sadece içinde bulunulan hürriyet ortamından ve padişah tarafından Avrupa ya bilhassa Fransa ya yüksek tahsile gönderilen aydınların kendi statülerini pekiştirmek için yaptıkları ve saraya dayattıkları belgelerdir. Halk diye tabir ettiğimiz kesim ve onun istekleri belgelerde yer almamaktadır.

Kapsamlı olarak ilk defa 1921 de anayasa yapılmış, içerik olarak 1921 anayasası halkın bir takım inanç ve değer yargılarını yansıttığından, daha henüz tam bir uygulama safhasına geçilmeden, üç sene sonra gibi kısa bir zaman sonra halka rağmen dayatılarak 1924 de yeni  bir anayasa yapılmıştır. Hâlbuki dünyanın hiçbir ülkesinde üç sene sonra yeni bir anayasa yapılmaz. Bu konuda “o zamanın şartları bunu gerektiriyordu.” Şeklindeki mülahazalar da mazeret olamaz. 1924 anayasası topyekûn maziyi inkar ve devleti korumak bahanesiyle dayatma sonucu çıkan bir anayasadır. İçeriği incelendiğinde devlet otoritesini korumak için kaleme alındıkları açıkça görülecektir. En son yapılan 1961 ve 1982 anayasaları da ihtillallerin ortaya çıkardığı yaratıklar gibidir. Bu iki anayasada da insan yoktur. En üstte devlet otoritesi konmuş, devlet kutsallığı atfedilmiş, adeta her şey devlet içindir sloganı benimsenmiştir. Zaten bu anaysalar bazı maddelerin de “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez.” Şeklinde ilkelerin ve yasakların yer alması, halk iradesinin dikkate alınmadığının göstergesidir. Maalesef Türkiye de bugüne kadar insan haysiyetini ilk sırada kabul eden bir sivil anayasa yapılmamıştır. Kaldı ki zamanın gereği demokratik usullerle de yapılmadı. Anaysalar yapılırken toplumsal sözleşme özelliğini yansıtacak yöntemler de izlenmedi. Toplumun katılımı ve irade mutabakatı hiçbirisinde mevcut değildir.

ANAYASA DEĞİŞTİRİLEBİLMELİDİR.

Anayasalar tarihsel vakıalardır. Tarihte ise durağan ve değişmezlik yoktur. Tarihi olgular zaman ve mekan içinde oluşur ve aynı süreçte değişirler. Mecellede ifade edildiği gibi “ezmanın tagayyürü ile ahkamın tagayyürü inkar olunamaz.” Özetle zamanın değişmesi ile hükümler de değişir. Öyleyse tarihsel bir vaka olan anayasaların zaman içerisinde değişmesi tabidir. Zaten yeryüzünde var olan anayasalara bakıldığında hep değişmiş ve değiştirilmişlerdir. Değişmeyen anayasa yoktur. Anayasa da değiştirilemez, hükümler ihdas etmek, ona tarih dışı ve tarih ötesi vasıf atfetmektir ki, bu anayasayı tanrısal bir konuma yerleştirmek demektir. Tabiatta sadece Allahın koyduğu mutlak kanunlar değişmez. Değişmezlik kavramı bir yerde insanı putlaştırmak demektir. Kaldı ki Allahın koyduğu kanunlar bile zaman içinde yorum farklıklarına uğramış, özü değişmese de yorumu değişmiştir.

Anayasaları insanlar yapar. İradi bir varlık olan insanın müdahalesi ile oluşurlar. Kendi iradesi ile anayasa yapabilen bir insanın, sonradan bunu değiştirmeyeceğini söylemek mantıksızlıktır. Bir nevi insanın kendi kendisini inkârıdır. İnsanın iradi bir varlık olduğunu reddetmektir.

Anayasalar toplumda demokratik bilincin yerleşmesini sağlayan belgelerdir. Demokratik bir toplumda, bir şeyin değiştirilemeyeceğini söylemek, bizatihi demokrasi mantığına Aykırıdır. Çünkü demokrasi herkesin yönetimi demektir. Ve herkes karar verdikten sonra her şey değişebilir. Hayat zaten bir değişim süreci içerisinde akar gider. Gece gündüz tabiat vs her şey değişmektedir. Bu değişimi inkâr bir yerde yaşamı inkardır. İnsanlığın bugüne kadar, tekâmül ederek gelmesi de değişimle olmuştur.

Sıklıkla dile getirilen “demokrasilerin kendilerini koruma hakkı” geçerli bir argüman değildir. Zira demokrasilerde değiştirilemez hükümlerin pratik de kalmadığı gibi, mantıksal açıdan da yanlıştır. Kaldı ki dünya da demokrasiye geçiş değişimle olmuştur. Toplumda demokrasi bilincinin olmadığı dönemlerdeki, totaliter rejimler anayasalarında “değişmez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez” gibi maddeler koysalardı, demokratik rejime geçmekte mümkün olmazdı. Aslında demokrasi kendi kendini yok etme imkânını da veren rejimdir. Çünkü demokrasiler özgürlük rejimidir.

Özgürlükçü rejimler de bizzat kendi kendini sorgulama ve inkâr imkânını içinde bulundurmaktadır. Şiddet kullanılmadığı sürece demokrasi, kendisini inkar ve sorgulama hakkını bireylere tanımalıdır. Aksi takdirde demokrasinin diğer totaliter rejimlerden farkı kalmaz.

Özetle, anayasalar anlık ve günübirlik dokümanlar değildir. Anayasayı yapan nesil onu sadece kendisi için yapmaz. Anayasalar toplumlar için yapılır, toplumlar ise sürekli olup geleceğe uzanır. Yani anayasalar gelecek kuşakları da bağlar. Bizim yaptığımız anayasayı da, bizden sonra gelen nesiller değiştirebilmelidir. Çünkü hiçbir nesil, kendinden sonra gelecek nesiller için ilanihaye bağlayıcı hükümler koyamaz. Hiçbirimiz daha şimdiden gelecekte nasıl koşulların çıkacağını, bizden sonrakilerin ne tür sorunlarla karşılaşacaklarını bilmemiz mümkün değildir. Kaldı ki bizden sonraki nesillerin tarihsel şartları, düşünce yapıları bizimki gibi olmayabilir.

Bu itibarla anayasa da değiştirilemez hükümler koymak, aslında gelecek nesillerin iradesine ipotek koymak, onların haklarını gasp etmek demektir.

Anayasalar tartışılmaz metinler değildir. Yeni yapılacak anayasa kuvvetler ayrılığı prensibinin geçerli olduğu, çoğulcu ve parlamenter sistemi esas alan, insan odaklı olmalıdır. Başka bir deyişle Türkiye’de yaşayan vatandaşların farklılıkları ile bir arada yaşama iradesini temsil eden “Toplumsal sözleşme” niteliğinde olmalıdır. Yapılırken katılımcılık ve uzlaşmacılık prensibini şiar edinmeli. Türkiye’nin sorunlarını bölen değil, birleştiren düşüncelere hizmet etmelidir. Köklü değişimler desteklenmeli, ancak bu değişimler yapılırken,“önce insan” sloganıyla hareket edilmeli, tüm değişikliler insan onur ve haklarını esas alır.” Hukuk devleti ile bütünleşerek kaynaşık” bir demokrasi anlayışı hakim olmalıdır.

Anayasalarda sorunlu ve çelişkili alanlar bulunmamalıdır. Bundan önceki anayasalarda bugüne kadar, çatışma yaratan hükümler tamamen yeni anayasada yer almamalıdır. Bazı hükümleri konuşmayarak, tartışmayarak ve sorunlu alanların üzeri örtülerek yeni bir anayasa yapılamaz. Onu konuşma, bunu tartışma, şunu değiştirme şeklindeki mülahazalarla ortaya çıkan bir ortamda toplumsal sözleşme niteliğinde bir anayasa yapılamaz.“Laiklik Elden Gider”. Şeklindeki korkularla, “bize özgü laiklik” diyerek dayatılan, bazı konularda da hiç olmayacak yerde “ülke bölünür.” Bağlamında meydana getirilen korkuların gölgesinde, çoğulcu zeminde, farklılıklarla bir arada yaşamayı mümkün kılan çözümlere de ulaşılamaz. Şunu da hemen ifade edelim ki, anayasa da bazı maddelerin değişebilirliğini savunmak ile ülkenin bütünlüğü ve laikliğin yok edilmesini savunmak farklı şeylerdir. Sözün özü anayasanın ideolojik kimliğine son vererek anayasal demokrasinin kurum ve ülkeleri ile tesis edilmelidir.

1921 anayasasından sonraki tüm anayasalara laiklik kavramı girmeye başlamıştır. Laiklik ise kelime olarak batılı bir kavramdır. Bu kavram insanımıza dayatılmaya başlamasından itibaren, çok büyük sorunlar ortaya çıkmıştır. Türk anayasası üzerinde en çok konuşulan, tartışılan ve sorunlu alan yaratan laiklik olmuştur. Maalesef insanımızın nazarında laiklik, dinsizlik olarak algılanmış, bu yüzden de kahir ekseriyet tarafından reddedilmiştir.  

Türkiye’de laikliği batıdan getirenler de bu kelimeye zahiri anlam yüklemişlerdir. Halbuki batılı ve medeni kabul ettiğimiz ülkelerin anayasalarının ilk maddeleri bir nevi besmele ile başlamaktadır.. Örneğin;

İngiltere de yazılı bir anayasa olmadığından halkın inançları, iradesi ve değerleri devlet tarafından teminat altına alınmıştır.

Alman anayasasının ilk maddesi, “Allah ve insanlar karşısındaki sorumluluğun bilincinde olan alman halkı…” Cümleleri ile başlar.

İsviçre anayasasının ilk maddesi “Yüce Allah adına! Biz İsviçre halkı ve kantonlar olarak, yaradılış sorumluluğumuzun bilincin de olup, …” şeklinde başlar. Ama buna rağmen bu ülkelerin hepsi de laiktir bu itibarla yeni anayasa da laikliği dinden ayırıp, insanların inanç ve değerlerinin korunması ve teminat altına alınması gerçekleştirilmelidir.

Yeni anaysa da özgürlükler;

Anayasaların özünde haklar ve özgürlükler büyük yer tutar. Var olan tüm  anayasalar da başlıklar halinde haklar ve özgürlükler tadat edilmiştir. 1982 anayasasının 12. Ve devam eden maddelerinde kişinin sahip olduğu veya olması gerektiği temel hak ve özgürlükleri, 41. Madde ve devamı sosyal ve ekonomik haklar, 66. Mad ve devamı siyasi haklar ve ödevleri sayan ve düzenleyen maddelerden oluşmaktadır.

Hak ve Özgürlüklerin Kaynağı;

Yürürlükte olan bazı kaynaklar, hak ve özgürlüklerin kaynağını İngiltere de 1215 yılında imzalanan Magna Cartayı (Büyük Şart) gösterirler. Hâlbuki özgürlük hareketlerini belli bir tarihi vakaya dayandırmak sakıncalıdır. Bir nevi insanlığın kendi geçmişinin inkârıdır. Zira bütün dinler ve peygamberler ilahi bir varlık olan insanın kendi kendini bilmesi, kendinden başkalarını ve yaradanı tanıması için gönderilmişlerdir. Peygamberler bir nevi tebliğ memurudurlar. Tebliğ ise özgür bir ortamda yapılır. Peygamberimizin Mekke’den Medine’ye hicret etmesindeki en büyük nedende, Mekke toplumunda özgür bir ortamın bulunmayışıdır.

Bu itibarla hak özgürlüklerin kaynağını İngiltere de 1215 senesinde Derebeyi (Baronlar) ve kral arasında akdedilen bir anlaşmaya dayandırmak sakıncalıdır. Şöyle ki;

 1214 yılında İngiltere Kralı Fransızlarla yaptığı savaşı kaybedince bunu fırsat bilen baronlar, krala karşı isyan ederek, toprak ve imtiyazlarını geri almak için bir taslak hazırlayıp krala dayattıkları bir belgedir. 63. Maddeden ibarettir. Hülasa bu belge ile kralın yetkileri kısıtlanmış, aksine kralın bazı yetkileri de derebeylere devredilmiştir. Büyük şartta insan yoktur. İnsanların eşitliğinden bahsedilemez. Tamamen kral ve dere beyler arasındaki bir fermandır.

Büyük şartın ilk maddesi “ Hiçbir hür insan, kanunlara başvurmaksızın tutuklanamaz.” Şeklindedir. Dikkat edilirse ilk maddede bile insanlar arasında bir ayrım yapılmış, hür insanlar bu madde kapsamına alınmıştır. o günün hür insanları da kilise mensupları, dere beyler ve vasatlardır. Bunların dışında kalanlara haklar tanınmamıştır. Hatta 1. Maddedeki hakların miras yoluyla dahi varislere geçeceği hüküm altına alınmıştır. Devletin vergi koyma işlevi dahi kraldan alınmış, hür insanların izni alınmadan vergi alınamayacağı da fermana yazılmıştır. Dolayısı ile Magna Carta da tüm hak ve özgürlükler hür insanlara tanınmıştır. Köleliği ve eşitsizliği savunan bir belge hak ve özgürlüklerin kaynağı kabul edilemez.

Fransız İnsan Hakları Bildirgesi;

Ortaçağ Avrupa’sındaki yoksulluk, kilise baskısı ve savaşlar nedeniyle halkın fakir tabakası köylerini terk ederek şehirlere yerleşmişler, çocukları okuyarak aydınlanmış, sorgulamayı öğrenmiş, orta doğunun aydınlığı ve İslam âlimlerinin yazdıkları kitaplar Cizvitlerde öğretilmek suretiyle kültürel seviye yükselmiştir. Ayrıca ihtilalı hazırlayan fikir babaları Montesguieu, Descartes, Voltaire, Rousseu ve diderot gibi yazarların ürünleri kitap ve makalelerinde matbuatta yayımlanarak bu aydınlanmayı hızlandırmıştır. Bunun sonucu olarak da 28.8.1789 tarihinde Fransız Ulusal Meclisi “Fransız insan ve yurttaşlık hakları” belgesini yayımlamıştır.

Bildirge “insanların eşit doğduğunu, eşit yaşamaları gerektiğini, zulme karşı direnme haklarının olduğunu, mutlak egemenliğin kişi ya da kurumlara bırakılmayacağını, idarecilerin millete karşı sorumlu olduğunu…” vaaz etmektir.

 Tarihi gelişimi içinde müteala edersek Fransız ihtilalı de sınıfsal bir çalışma sonucu ortaya çıkmıştır. O tarih Fransa’sında toplumda iki sınıf hâkimiyeti sürmektedir. Bu sınıflarda toprak sahipleri soylulardı. Saray ve kralın tüm yetkileri bu iki sınıf tarafından denetlemekte idi. Ancak toplumun aydınlanması sonucu yeni idari yapıyı içine alan yeni bir sınıf “ Burjuva” sınıfı doğdu. Bu sınıf ekonomik olarak güçlenmesine rağmen, soylular sınıfına geçememektedir. Zira soylular ve toprak sahipleri sınıflar arasında çok büyük yasal ve idari engeller koymaları sonucu, arada bu iki sınıfın statü mücadelesi çatışmayı körüklemiştir. Dolayısı ile Fransız ihtilalını hazırlayan nendeler arasında halk dediğimiz tabakanın istekleri söz konusu değildir. Soylular ve burjuva arasındaki statü mücadelesi sonucu açıklanan bildirge, halka bir ulufe gibi takdir edilmiştir.

Bize göre insan hak ve özgürlüklerinin kaynağı; 

Esasen hak ve özgürlüklerinin ilk kaynağı ilahi kitaplardır. ALLAH (C.C) insanoğlunun kendisini unuttuğu her dönemde, ona kendini ve insan olduğunu hatırlatmak için ilahi kitaplar ve peygamberler göndermiştir. Dikkat edilirse bütün ilahi kitaplarda, muhatap insan ve onun yaşadığı sosyal çevre alınmıştır. İnsan dediğimizde ise akil, hareketlerinin sebep ve sonuçlarını kavrayabilen insanlar kastedilmiştir. Kısaca aklen malul ve noksan insana sorumluluk yüklenmemiştir. İnsanı insan yapan en büyük değer ise akıldır. Akıl ise hür bir ortamda gelişir. Özgür iradenin hüküm sürmediği toplumlarda aklın tekamülü söz konusu olamaz. Bu sebeple özgürlüklerin kaynağını tarihin belli bir dönemi ile belli dönemlerdeki olaylara dayanarak izah etmek sakıncalıdır. Bütün ilahi kitaplar aklı muhatap oldukları için özgürlüklerinde ilk kaynağı kutsal kitaplardır.

Aslında insan hak ve özgürlüklerinin ilk kapsamlı ve yazılı kaynağı Peygamberimizin (SAV) 7 Mart 632 tarihinde Cuma günü S Arabistan’ın Mekke şehrinde Arafat meydanında 124.000 insana irad ettiği veda hutbesine dayandırmak mümkündür. Veda Hutbesi Peygamberimiz  (SAV) ın 23 yıl süren peygamberliği sırasında Cenabı Haktan aldığı mesajların toplu bir hülasasındır. Hutbe sırasındaki peygamberimizin ağzından çıkan sözler 124.000 kişiye münadiler vasıtasıyla kaynağından çıktığı gibi duyurulmuştur. Doğrusu; bizde aydın geçinenler yüzlerini hep batıya çevirdikleri için, batıdan gelen her şeyi referans olarak almışlardır. Kendi tarih ve kültürünü yok sayma gibi bir gaflete düşmüşlerdir. Bu gafletten olsa gerek, çoğu zamanda ateşi, güneş gibi görmüşlerdir. Kendileri yandığı gibi bu milleti de senelerdir aslı astarı olmayan bilgilerle oyalamışlardır. Bu bencillikleri evrensel bilginin hapsedilmesine sebep olmuştur. Zira tekâmül dediğimiz şey eski bilgiler üzerine kurulur. Geçmişi olmayan geleceğin tekâmülü olmaz. Özgürlüklerin temelini 300 sene gibi geçmişe dayandırmak tarihin inkarından başka bir şey değildir.

VEDA HUTBESİNİN İÇERİĞİ:

Başlangıç bölümünde  Allaha hamed ve ondan yardım talebinden sonra, Allaha kulluk bilincini ifade eden sonra “Ey insanlar! Mallarınız, canlarınız,ırz ve namusunuz, tıpkı şu gününüzün şu ayınızın ve beldenizin mukaddesliği gibi mukaddes ve dokunulmazdır.

Hutbenin geri kalan kısmı büyük oranda evrensel hakların açıklanması mahiyetindedir. Devamla emanetlere riayet etmeyi emretmiş, faiz ve kan davalarının kaldırdığını  kaldırdığı ilk kan davasının kuzeni Rabia’nın kan davası ve ilk kaldırdığı faizin de amcası Abbasın faizi olduğunu belirtmiş ve ilk uygulamayı da kendi akrabalarından başlatmıştır.

“Ey insanlar! Eşlerinizin sizin üzerinizde, sizinde onlar üzerinde haklarınız vardır. Size kadınlar hakkında yaptığım tavsiyeleri tutun. Onları Allahın emaneti olarak aldınız ve Allahın adıyla kendinize helal yaptınız. Kadınlar hususunda Allahtan korkun ve onlara iyi davranın”  buyurarak kadınların haklarını daha o günden belirlemiştir.

İzleyen kısımda, müminlerin kardeş olduğunu, gönül rızası olmadıkça kimsenin malının kimseye helal olmayacağını, Allahın kitabına sarıldıkları sürece müminlerin sapmayacakları ifade edildikten sonra, hutbe evrensel bir boyuta çekilerek “Ey insanlar rabbiniz birdir. Babanızda birdir. Hepiniz Âdemdensiniz, adem de topraktan yaratılmıştır. Allah katında en değerlisiniz, Allahtan en fazla korkanınızdır, Takva dışında kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur.”

Veda hutbesi dikkatle okunduğunda önemli mesajlara dikkat çekilen kısımları “ Ey nas, ey insanlar” şeklinde başlayıp, Müslüman olsun veya olmasın tüm insanlara hitap etmesidir.

Zira İslam nazarında insan, kainatın en değerli varlığıdır. Peygamberimize sorduklarında “ene beşerun, ben insanım …” şeklindeki sıfatlarından arınmış, salt insan olduğunu belirtmişttir. İnsan olduğu içinde; diğer insanlar gibi yerim, içerim, çalışırım, üzülürüm, evlenirim …vb gibi insani özelliklerini sayarak ön plana çıkarmıştır. Bundan dolayıdır ki insanlara beşer olmaları nedeniyle doğuştan gelen mutlak hakların tümü ayrım gözetilmeksizin tanınmıştır.

İnsan hakları kuran ı kerimde vurgulu bir şekilde ifade edilmiştir. Furkan suresi 68. Ve 69. Ayetlerinde can ve namus dokunulmazlığı açıkça korunmuştur. Adam öldürme, masum cana kıyma insanlık suçu olarak tasvir edilmiştir. İnsanlar bir nefisten yaratıldığı için (Nisa suresi 1 ve enam suresi 98. Ayetler) birine karşı yapılan saldırı ve haksızlık tümüne yapılmış gibi sayılır. Bu konuda Hz Peygamberimizin “insan Rabbinin binasıdır, onu yıkan mel undur.” Sözü her şeyin özetidir.

                   Veda Hutbesinde Yer Alan Hükümleri Şöylece Özetleyebiliriz;

1-)İslam öncesi bütün bidat ve cahiliye adetleri kaldırılmıştır.

2-)Bütün insanlar eşittir. Birinin diğerine renginden, ırkından dolayı bir üstünlüğü yoktu. Üstünlük ancak takva iledir.

3-)İnsanların canları, namusları ve malları kutsaldır. Kimse kimsenin malına mülküne canına ve namusuna tecavüz edemez.

4-)Emanetler sahiplerine alındığı gibi verilmelidir. Emanet kavramı içinde sadece maddi varlıklar yoktur. Kuran ı kerim, din vb kutsal kavramlarda dahildir.

5-)Faiz haramdır.

6-)Kan davası yasaklanmıştır.

7-)Kadın ve erkek eşit haklara sahiptir. Kadın ve erkek zinadan kaçınacaktır.

8-)Bütün Müslümanlar kardeştir. Kardeşinin hakkına tecavüz haramdır.

9-)Emriniz altında çalıştırdığınız işçilerinize iyi davranın.

Gayemiz yazdıklarımızla teknik manada bir anayasa hazırlamak olmasa da,  hiç olmazsa geçmişimize ayna tutmaktır. Yeni anayasa çalışmasında bizim de olumlu yönde katkılarımızı sunabildiysek ne mutlu bize. Biz istedik ki yeni anayasa yapılırken toplumun %99 luk kesimini oluşturan bir kesimin arzu ve istekleri toplumsal mutabakat belgeleri olan anayasamızda yer alsın. Bugüne kadar batıdan intihal yaptığımız anaysalar, insanımızın isteklerine cevap vermedi. Vermesi de mümkün değil. Zira batılı için biçilen gömlek insanımıza uymadı. Bazıları tarafından uydurulmaya çalışılınca da, acayip görüntüler sadır oldu. İlk defa bir sivil anayasa yapma gayretleri eski anayasalarda olduğu gibi başarısızlıklarla sonuçlanırsa, halk nazarında demokrasi büyük yara alır. Artık bu anayasayı yaparken kendi geçmişimize, kültürümüze, değerlerimize dönerek hak ve sorumluluklarımızı tespit edersek, olumsuzlukların önüne geçebilir toplum barışını sağlayabiliriz.

Yeni anayasa yapılırken sadece hak ve özgürlükler sayılmamalı, bununla birlikte hak ve özgürlüklerin fiili teşekkülü için ekonomik süreçte olumlu adımlar atılmalıdır. Konutu olmayan birisine konut dokunulmazlığından, işi olmayan birine çalışma hakkından, toprağı olmayan birine mülkiyet hakkından, dinsel bir kavram geçmeyen anayasada din ve vicdan hürriyetinden bahsetmek pek önemli bir şey değildir. Önemli olan anayasalarda sayılan bu hakların gerçekleşmesini sağlamaktır. Kısaca özgürlüklerden bahsetmek değil toplumu özgürleştirmektir.

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR